19 Aralık 2008 Cuma
Vakıf Yahut Dünyalıkları Ebedileştirmek
Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9)
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)
Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?
1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır."
Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6)
Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)
Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor.
Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)
Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun."
Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.
Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9)
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)
Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?
1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır."
Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6)
Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)
Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor.
Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)
Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun."
Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.
Doç. Dr. Halil Altuntaş
<<<
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
<<<
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
<<<
Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu
Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Kasım, 2008), İslâm'a göre bireyin, kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturma, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olma sorumluğunu yüklendiğinden söz etmiş ve bunun, Kur'an'da belirtilen bireysel özgürlük ve sorumluluk anlayışı ile irtibatına işaret ettikten sonra şu hadise yer vermiştik: "Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al." (Ahmed b. Hanbel, c. 4, 227.; Darimî, Buyu', 2) Bu yazıda konuyu sürdürmek istiyoruz.
Kişinin kendi dindarlığını ve bu bağlamda kendi tutum ve davranışlarına ilişkin fetvasını bizzat oluşturması hususundaki sorumluluğunu şu hadis-i şerif daha açık biçimde dile getirmektedir: "Siz davalaşmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz diğerinden daha iyi biçimde delillerini ortaya koyabilir. Ben de dinlediklerime göre onun lehinde hüküm verebilirim. Bu durumda kardeşinin hakkından bir şeyi kime vermiş olursam, asla onu almasın. Çünkü bununla, ona sadece bir parça ateş vermiş olurum." (Müslim, Kitabü'l-Akdiyye, 4; Küçük farklılıklarla bir başka rivayet için bkz. Buharî, Kitabu'l-Mezalim, 16)
Demek ki, müftüler/ulema şöyle dursun, fetvayı veren Hz. Peygamber (s.a.s.) bile olsa, hiçbir zaman fetva, haksızlığı haklılığa, haramı helâle, hak olmayanı hakka dönüştürememektedir. Yani kim verirse versin fetva, gerçeği değiştirecek güce sahip değildir. Bir şey benim hakkım değilse, ilgili birilerinin onun benim hakkım olduğunu dile getiren bir fetva vermesi, gerçeği değiştirememektedir. Dindar olarak benim bu zahirdeki fetvaya/yargıya bakarak, gerçekte haksızlığı onaylayan bir karara göre amel etmem, asıl gerçeğe, dolayısıyla Allah katındaki gerçeğe uygun davrandığım anlamına gelmemektedir. Gerçekte haksız olduğum halde insanların nazarında haklı görülmem, benim gerçekte /Allah katında haklı olmamı sağlamamaktadır.
Bu gerçeğin farkında olmayanlar, görünürde haklı olmayı, biçimsel olarak haklılığı, gerçekte haklı olmak sanabilmektedirler. Yaşlıca bir beyefendi ile bankada görevli bayan arasında şu diyalog yaşanır:
-"(Banka cüzdanının içinde bir yeri göstererek) Kızım, burada ne yazıyor?
-Faiz yazıyor, beyamca!
-Kızım, burayı sil de kâr yazıver."
Bu beyefendiye göre, bir işlemin ne olduğuna, mahiyetini anlayarak değil de ismine bakarak karar verilmektedir. Nitekim, faiz almak istemeyen bu kişi, işlemin gerçekte faiz olup olmadığını anlamaya çalışmaya ihtiyaç duymaksızın, o işlemin adını birilerinin değiştirmesiyle sorununu çözeceğini sanmaktadır. Oysa bir işlemin adına bakarak değil de, onun mahiyetini tanıyarak helâl olup olmadığına karar verilebilir. Elimizdeki elmaya armut demekle, mahiyeti değişip armut olur mu?
Kendi dindarlık anlayışını oluşturma sorumluluğunu üstlenmiş olan Müslüman birey, elbette din bilginlerinden fetva almaya ihtiyaç duyacak, ilgili uzmanlardan yararlanacak, birçok kişi ile iletişim/etkileşim içinde olacaktır. İşte bu noktada, bireyin başkalarından yararlanma sürecinin niteliği önem arz etmektedir; bu sürecin niteliğini sorgulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü önemli olan, bireyin çevreden bilgilenmelerinin/öğrenmelerinin, onun kendi kalbinden fetva almasına ket vurucu değil, aksine onu besleyici nitelikte gerçekleştirilmesidir.
Bu çerçevede öncelikle din görevlilerinin/din bilginlerinin konumunu ve rolünü kısaca değerlendirirsek, diğerleri onlara göre daha rahat değerlendirilebilir. Bilindiği üzere, İslâmiyet, tevhit anlayışının tabiî sonucu olarak, kul ile Allah arasına aracıların girmesini kesin olarak yasaklamış; her kulun doğrudan doğruya ve aracısız olarak, Yüce Allah'a ibadet etmesi esasını getirmiştir. Bu sebeple de İslâm dininde, "ruhban sınıfı" adıyla bir zümre bulunmamaktadır. İslâma göre, din adına konuşan tekeller; dini elinde bulunduran hiçbir kişi ve şahıs yoktur. Sadece, iş bölümünü gerektiren toplumsal hayatın şartları, toplu ibadetlerin düzenli bir şekilde yerine getirilmesi ve özellikle dinin öğretimi için din görevlilerine, âlimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din görevlisi/bilgini, gücünü, otoritesini, din alanındaki bilgisinden almaktadır. Din bilginlerinin görevleri, sadece bildiklerini bilmeyenlere öğretmektir.
Müslüman toplum, din alanında bilgisiyle rehberlik yapacak böyle bir zümreye sahip olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. O kadar ki, savaş için seferberlik ilan edildiğinde bile bu işle uğraşanların görevlerini sürdürmeleri istenmektedir: "Müminlerin topyekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde köklü bilgi ve derin kavrayış sahibi olmak ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde, kötülüklerden sakınmaları için onları uyarmak amacıyla seferden geri kalmalıdırlar." (Tevbe, 122)
Müslüman birey, kendi dindarlığını oluştururken bu din alanında uzmanlaşmış olan bilginlerden, din görevlilerinden yararlanacak, gerekli bilgileri almak için onlara başvuracaktır. Ancak bunu yaparken, onların konumunu ve kendi sorumluluğunu doğru anlamak durumundadır.
Bu bilginlerin din konusundaki yorumu, mutlak doğruluk niteliğine sahip değildir; sorgulanmaya açıktır. Müslüman bireye yakışan, din hakkında kendisine sunulan her bilgiyi sorgusuz sualsiz kabullenme değil de onları sorgulayarak, Kur'an ve sünnet çerçevesinde anlamlandırıp kendi kararını belirleme konumunda olmaktır. Bu konumunun ve sorumluluğunun farkında olan mümin birey kendini, sunulan bilgilerin/görüşlerin/yorumların kalıbına dökülmesi gereken bir nesne olarak göremez; aksine onları anlayıp değerlendirerek onlardan yararlanan özne olmaya çabalar. Böyle bir yaklaşım içindeki birey, bilgi ve formasyonlarıyla din alanında uzmanlaşmış olan bu insanlardan da yararlanarak dini öğrenip anlayacak; kendi özel dindarlığını formatlayacak, dinî tutum ve davranışlarını bizzat belirleme gücünü kazanacaktır. Aksi takdirde, "Müftüler sana fetva verseler bile, sen fetvanı kendi kalbinden al" düsturuna göre davranamaz.
Birilerinin rehberliğini benimseyip onların belirlediği kararlara göre hareket etmek, Kur'an'a göre, kişisel sorumluluktan kurtulmaya neden olmamaktadır. O rehberlerin yanlış yönlendirmelerinden dolayı sorumlu tutulmaları, yönlendirilenlerin mazur görülüp bağışlanmalarını sağlamamaktadır. Çünkü bireyin, o kişileri rehber edinmesi, rehber edindikten sonra da onların söylediklerini sorgulamadan kabullenmesi, tamamen kendi kişisel sorumluluk alanına girmektedir. Yanlış bilgilendirenlerin/saptıranların sorumlulukları, onlara uyanların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır:
"?ve şöyle devam edecekler: Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver ve onları şiddetli bir şekilde lanetle." (Ahzab, 67-68)
Bu bağlamda, fetva konseptimizin de yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Fetva, her şeyden önce, muhatabın düşünme, araştırmayı sürdürme, sorgulama? merakını ve sorumluk bilincini dumura uğratıcı değil; aksine onun bu özelliklerini besleyici/geliştirici nitelikte formatlanmalıdır. Ancak o zaman fetva, bireyin kendi fetvasını oluşturmasına daha fazla katkıda bulunabilir.
Müslüman bireyin, din uzmanlarından yararlanırken takındığı bu sorgulayıcı tutum, onların daha dikkatli davranmalarına katkı sağlayacağı gibi, yapılabilecek hataların da hemen fark edilip düzeltilmesine imkan/fırsat oluşturacaktır. Böylece, din konusunda bilgilenme bağlamında alıcı ile verici için birbirinden karşılıklı yararlanma ortamı oluşmuş, hata yapma ihtimali asgariye indirilmiş; herkes için sürekli gelişimin yolu açılmış olacaktır. Bu tutum, herkesin ezber bilgilerle yetinmekten vazgeçip, bütün bilgilerini sağlam temellere dayandırma, onları gerekçelendirme, onları anlamlı öğrenmelere dönüştürme sürecine sokacaktır.
Dinin öğretisini anlamlandırarak benimseyen birey, kalbinin değil de dürtülerinin yönetimine girdiği anlarda da, birilerinden onları onaylayan fetva almayı veya tarihin herhangi bir dönemine ait yorumu bulup ona tutunmayı, kolay kolay kendisi için bir çıkış yolu olarak göremez.
Din alanının uzmanları karşısında böyle tutum takınacak olan Müslüman birey, din konusunda kendisini yönlendirmeye çalışan diğer kişi ve kurumlar hakkında haydi haydi böyle davranacaktır. Aileden örgün eğitim kurumlarına kadar, bireyi etkileyerek din alanında eğitmeye çalışan kurum ve kişilerin hepsinin yapıp ettiklerinin işte bu anlayışla sorgulanıp değerlendirilmesi zorunludur. Bütün bu ilişkiler ağı içinde bireyin nesneleşmemesini, hep kendi varlığını inşa eden özne kalmasını öngören anlayış ve tutumun bu ilişkiler ağına egemen olması sağlanmalıdır.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi esasen İslâm'ın öğretisi, Müslüman bireyin kendine, kendi dindarlığına sahip çıkmasını, inisiyatifi elden bırakmamasını öngörmektedir. İslâm'ın diğer ilkeleri yanında, Müslüman bireyin, insanlar tarafından oluşturulup yönetilen (Kilise gibi) bir kuruma göre değil de, vahiy ürünü olan metne göre kendini ayarlama durumunda olmasını öngörmesi, bu anlamda daha da önem arz etmektedir. Gerçekte bu, Müslüman için çok önemli bir imkândır; zaman ve zemine göre uygun tutum ve davranışı belirleme konusunda kendisine önemli bir manevra alanı/fırsatı sağlamaktadır. Bireyselleşmenin altının çizilir olduğu günümüz dünyasında, İslâm'ın bu niteliğinin önemi daha iyi fark edilmektedir.
Her halükârda kendi dindarlığının bizzat mimarı olma, dindarca kararlarını kendi aklının, kalbinin, vicdanının sesine kulak vererek Kur'an'ın ruhuna uygun biçimde oluşturma, tutum ve davranışlarını ona göre belirleme sorumluluğunu taşıyan Müslüman birey, bunu yapabilmek için gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmak durumundadır. Bu amaçla o, din hakkında bilgilenmek, dinin değerlerini anlam(landırm)aya çalışmak, kavrama yeteneğini ve vicdanını geliştirmek mecburiyetindedir. Bireyin bunu gerçekleştirmesi ise tamamen eğitim, özelde de din eğitimi meselesidir.
Bu çerçevede sorgulanması gereken husus şudur: Anne babalar, örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimciler, özellikle de din öğretimi görevini üstlenmiş eğitimciler, din görevlileri olarak, yukarda sözü edilen bireyin yetişmesine katkı sağlıyor muyuz? Böyle bir katkı sağlıyorsak, katkımızın oranı nedir? Yoksa, bu "kendi dindarlığının mimarı Müslüman birey"in yetişmesini köstekliyor muyuz?
KAYNAKLAR
Aydın, M. Şevki, "Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek", Diyanet Aylık Dergi, Kasım, 2008.
Prof.Dr. M. Şevki AYDIN
Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu
Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Kasım, 2008), İslâm'a göre bireyin, kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturma, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olma sorumluğunu yüklendiğinden söz etmiş ve bunun, Kur'an'da belirtilen bireysel özgürlük ve sorumluluk anlayışı ile irtibatına işaret ettikten sonra şu hadise yer vermiştik: "Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al." (Ahmed b. Hanbel, c. 4, 227.; Darimî, Buyu', 2) Bu yazıda konuyu sürdürmek istiyoruz.
Kişinin kendi dindarlığını ve bu bağlamda kendi tutum ve davranışlarına ilişkin fetvasını bizzat oluşturması hususundaki sorumluluğunu şu hadis-i şerif daha açık biçimde dile getirmektedir: "Siz davalaşmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz diğerinden daha iyi biçimde delillerini ortaya koyabilir. Ben de dinlediklerime göre onun lehinde hüküm verebilirim. Bu durumda kardeşinin hakkından bir şeyi kime vermiş olursam, asla onu almasın. Çünkü bununla, ona sadece bir parça ateş vermiş olurum." (Müslim, Kitabü'l-Akdiyye, 4; Küçük farklılıklarla bir başka rivayet için bkz. Buharî, Kitabu'l-Mezalim, 16)
Demek ki, müftüler/ulema şöyle dursun, fetvayı veren Hz. Peygamber (s.a.s.) bile olsa, hiçbir zaman fetva, haksızlığı haklılığa, haramı helâle, hak olmayanı hakka dönüştürememektedir. Yani kim verirse versin fetva, gerçeği değiştirecek güce sahip değildir. Bir şey benim hakkım değilse, ilgili birilerinin onun benim hakkım olduğunu dile getiren bir fetva vermesi, gerçeği değiştirememektedir. Dindar olarak benim bu zahirdeki fetvaya/yargıya bakarak, gerçekte haksızlığı onaylayan bir karara göre amel etmem, asıl gerçeğe, dolayısıyla Allah katındaki gerçeğe uygun davrandığım anlamına gelmemektedir. Gerçekte haksız olduğum halde insanların nazarında haklı görülmem, benim gerçekte /Allah katında haklı olmamı sağlamamaktadır.
Bu gerçeğin farkında olmayanlar, görünürde haklı olmayı, biçimsel olarak haklılığı, gerçekte haklı olmak sanabilmektedirler. Yaşlıca bir beyefendi ile bankada görevli bayan arasında şu diyalog yaşanır:
-"(Banka cüzdanının içinde bir yeri göstererek) Kızım, burada ne yazıyor?
-Faiz yazıyor, beyamca!
-Kızım, burayı sil de kâr yazıver."
Bu beyefendiye göre, bir işlemin ne olduğuna, mahiyetini anlayarak değil de ismine bakarak karar verilmektedir. Nitekim, faiz almak istemeyen bu kişi, işlemin gerçekte faiz olup olmadığını anlamaya çalışmaya ihtiyaç duymaksızın, o işlemin adını birilerinin değiştirmesiyle sorununu çözeceğini sanmaktadır. Oysa bir işlemin adına bakarak değil de, onun mahiyetini tanıyarak helâl olup olmadığına karar verilebilir. Elimizdeki elmaya armut demekle, mahiyeti değişip armut olur mu?
Kendi dindarlık anlayışını oluşturma sorumluluğunu üstlenmiş olan Müslüman birey, elbette din bilginlerinden fetva almaya ihtiyaç duyacak, ilgili uzmanlardan yararlanacak, birçok kişi ile iletişim/etkileşim içinde olacaktır. İşte bu noktada, bireyin başkalarından yararlanma sürecinin niteliği önem arz etmektedir; bu sürecin niteliğini sorgulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü önemli olan, bireyin çevreden bilgilenmelerinin/öğrenmelerinin, onun kendi kalbinden fetva almasına ket vurucu değil, aksine onu besleyici nitelikte gerçekleştirilmesidir.
Bu çerçevede öncelikle din görevlilerinin/din bilginlerinin konumunu ve rolünü kısaca değerlendirirsek, diğerleri onlara göre daha rahat değerlendirilebilir. Bilindiği üzere, İslâmiyet, tevhit anlayışının tabiî sonucu olarak, kul ile Allah arasına aracıların girmesini kesin olarak yasaklamış; her kulun doğrudan doğruya ve aracısız olarak, Yüce Allah'a ibadet etmesi esasını getirmiştir. Bu sebeple de İslâm dininde, "ruhban sınıfı" adıyla bir zümre bulunmamaktadır. İslâma göre, din adına konuşan tekeller; dini elinde bulunduran hiçbir kişi ve şahıs yoktur. Sadece, iş bölümünü gerektiren toplumsal hayatın şartları, toplu ibadetlerin düzenli bir şekilde yerine getirilmesi ve özellikle dinin öğretimi için din görevlilerine, âlimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din görevlisi/bilgini, gücünü, otoritesini, din alanındaki bilgisinden almaktadır. Din bilginlerinin görevleri, sadece bildiklerini bilmeyenlere öğretmektir.
Müslüman toplum, din alanında bilgisiyle rehberlik yapacak böyle bir zümreye sahip olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. O kadar ki, savaş için seferberlik ilan edildiğinde bile bu işle uğraşanların görevlerini sürdürmeleri istenmektedir: "Müminlerin topyekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde köklü bilgi ve derin kavrayış sahibi olmak ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde, kötülüklerden sakınmaları için onları uyarmak amacıyla seferden geri kalmalıdırlar." (Tevbe, 122)
Müslüman birey, kendi dindarlığını oluştururken bu din alanında uzmanlaşmış olan bilginlerden, din görevlilerinden yararlanacak, gerekli bilgileri almak için onlara başvuracaktır. Ancak bunu yaparken, onların konumunu ve kendi sorumluluğunu doğru anlamak durumundadır.
Bu bilginlerin din konusundaki yorumu, mutlak doğruluk niteliğine sahip değildir; sorgulanmaya açıktır. Müslüman bireye yakışan, din hakkında kendisine sunulan her bilgiyi sorgusuz sualsiz kabullenme değil de onları sorgulayarak, Kur'an ve sünnet çerçevesinde anlamlandırıp kendi kararını belirleme konumunda olmaktır. Bu konumunun ve sorumluluğunun farkında olan mümin birey kendini, sunulan bilgilerin/görüşlerin/yorumların kalıbına dökülmesi gereken bir nesne olarak göremez; aksine onları anlayıp değerlendirerek onlardan yararlanan özne olmaya çabalar. Böyle bir yaklaşım içindeki birey, bilgi ve formasyonlarıyla din alanında uzmanlaşmış olan bu insanlardan da yararlanarak dini öğrenip anlayacak; kendi özel dindarlığını formatlayacak, dinî tutum ve davranışlarını bizzat belirleme gücünü kazanacaktır. Aksi takdirde, "Müftüler sana fetva verseler bile, sen fetvanı kendi kalbinden al" düsturuna göre davranamaz.
Birilerinin rehberliğini benimseyip onların belirlediği kararlara göre hareket etmek, Kur'an'a göre, kişisel sorumluluktan kurtulmaya neden olmamaktadır. O rehberlerin yanlış yönlendirmelerinden dolayı sorumlu tutulmaları, yönlendirilenlerin mazur görülüp bağışlanmalarını sağlamamaktadır. Çünkü bireyin, o kişileri rehber edinmesi, rehber edindikten sonra da onların söylediklerini sorgulamadan kabullenmesi, tamamen kendi kişisel sorumluluk alanına girmektedir. Yanlış bilgilendirenlerin/saptıranların sorumlulukları, onlara uyanların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır:
"?ve şöyle devam edecekler: Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver ve onları şiddetli bir şekilde lanetle." (Ahzab, 67-68)
Bu bağlamda, fetva konseptimizin de yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Fetva, her şeyden önce, muhatabın düşünme, araştırmayı sürdürme, sorgulama? merakını ve sorumluk bilincini dumura uğratıcı değil; aksine onun bu özelliklerini besleyici/geliştirici nitelikte formatlanmalıdır. Ancak o zaman fetva, bireyin kendi fetvasını oluşturmasına daha fazla katkıda bulunabilir.
Müslüman bireyin, din uzmanlarından yararlanırken takındığı bu sorgulayıcı tutum, onların daha dikkatli davranmalarına katkı sağlayacağı gibi, yapılabilecek hataların da hemen fark edilip düzeltilmesine imkan/fırsat oluşturacaktır. Böylece, din konusunda bilgilenme bağlamında alıcı ile verici için birbirinden karşılıklı yararlanma ortamı oluşmuş, hata yapma ihtimali asgariye indirilmiş; herkes için sürekli gelişimin yolu açılmış olacaktır. Bu tutum, herkesin ezber bilgilerle yetinmekten vazgeçip, bütün bilgilerini sağlam temellere dayandırma, onları gerekçelendirme, onları anlamlı öğrenmelere dönüştürme sürecine sokacaktır.
Dinin öğretisini anlamlandırarak benimseyen birey, kalbinin değil de dürtülerinin yönetimine girdiği anlarda da, birilerinden onları onaylayan fetva almayı veya tarihin herhangi bir dönemine ait yorumu bulup ona tutunmayı, kolay kolay kendisi için bir çıkış yolu olarak göremez.
Din alanının uzmanları karşısında böyle tutum takınacak olan Müslüman birey, din konusunda kendisini yönlendirmeye çalışan diğer kişi ve kurumlar hakkında haydi haydi böyle davranacaktır. Aileden örgün eğitim kurumlarına kadar, bireyi etkileyerek din alanında eğitmeye çalışan kurum ve kişilerin hepsinin yapıp ettiklerinin işte bu anlayışla sorgulanıp değerlendirilmesi zorunludur. Bütün bu ilişkiler ağı içinde bireyin nesneleşmemesini, hep kendi varlığını inşa eden özne kalmasını öngören anlayış ve tutumun bu ilişkiler ağına egemen olması sağlanmalıdır.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi esasen İslâm'ın öğretisi, Müslüman bireyin kendine, kendi dindarlığına sahip çıkmasını, inisiyatifi elden bırakmamasını öngörmektedir. İslâm'ın diğer ilkeleri yanında, Müslüman bireyin, insanlar tarafından oluşturulup yönetilen (Kilise gibi) bir kuruma göre değil de, vahiy ürünü olan metne göre kendini ayarlama durumunda olmasını öngörmesi, bu anlamda daha da önem arz etmektedir. Gerçekte bu, Müslüman için çok önemli bir imkândır; zaman ve zemine göre uygun tutum ve davranışı belirleme konusunda kendisine önemli bir manevra alanı/fırsatı sağlamaktadır. Bireyselleşmenin altının çizilir olduğu günümüz dünyasında, İslâm'ın bu niteliğinin önemi daha iyi fark edilmektedir.
Her halükârda kendi dindarlığının bizzat mimarı olma, dindarca kararlarını kendi aklının, kalbinin, vicdanının sesine kulak vererek Kur'an'ın ruhuna uygun biçimde oluşturma, tutum ve davranışlarını ona göre belirleme sorumluluğunu taşıyan Müslüman birey, bunu yapabilmek için gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmak durumundadır. Bu amaçla o, din hakkında bilgilenmek, dinin değerlerini anlam(landırm)aya çalışmak, kavrama yeteneğini ve vicdanını geliştirmek mecburiyetindedir. Bireyin bunu gerçekleştirmesi ise tamamen eğitim, özelde de din eğitimi meselesidir.
Bu çerçevede sorgulanması gereken husus şudur: Anne babalar, örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimciler, özellikle de din öğretimi görevini üstlenmiş eğitimciler, din görevlileri olarak, yukarda sözü edilen bireyin yetişmesine katkı sağlıyor muyuz? Böyle bir katkı sağlıyorsak, katkımızın oranı nedir? Yoksa, bu "kendi dindarlığının mimarı Müslüman birey"in yetişmesini köstekliyor muyuz?
KAYNAKLAR
Aydın, M. Şevki, "Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek", Diyanet Aylık Dergi, Kasım, 2008.
Prof.Dr. M. Şevki AYDIN
8 Aralık 2008 Pazartesi
Adem ile Havva
3 Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi. 4 Göğün ve yerin yaratılış öyküsü: RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, 5 yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. 6 Yerden yükselen buhar1 bütün toprakları suluyordu. 7 RAB Tanrı Adem'i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu. kaynakları››. 8 RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem'i oraya koydu. 9 Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. 10 Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. 11 İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. 12 Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. 13 İkinci ırmağın adı Gihon'dur, Kûş sınırları boyunca akar. 14 Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir, Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır. 15 RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem'i oraya koydu. 16 Ona, ‹‹Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin›› diye buyurdu, 17 ‹‹Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.›› 18 Sonra, ‹‹Adem'in yalnız kalması iyi değil›› dedi, ‹‹Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.›› 19 RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem'e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. 20 Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı. 21 RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. 22 Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem'e getirdi. 23 Adem, ‹‹İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir›› dedi, ‹‹Ona ‹Kadın2› denilecek, Çünkü o adamdan3 alındı.›› türemiştir. 24 Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.
İnsanın Günahı
25 Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
12:6 ‹‹Yerden yükselen buhar›› ya da ‹‹Yerden çıkan su
1 Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. 2 Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. 3 Tanrı, ‹‹Işık olsun›› diye buyurdu ve ışık oldu. 4 Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. 5 Işığa ‹‹Gündüz››, karanlığa ‹‹Gece›› adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu. 6 Tanrı, ‹‹Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın›› diye buyurdu. 7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. 8 Kubbeye ‹‹Gök›› adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. 9 Tanrı, ‹‹Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün›› diye buyurdu ve öyle oldu. 10 Kuru alana ‹‹Kara››, toplanan sulara ‹‹Deniz›› adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. 11 Tanrı, ‹‹Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin›› diye buyurdu ve öyle oldu. 12 Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. 13 Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu. 14-15 Tanrı şöyle buyurdu: ‹‹Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.›› Ve öyle oldu. 16 Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. 17-18 Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. 19 Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu. 20 Tanrı, ‹‹Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun›› diye buyurdu. 21 Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. 22 Tanrı, ‹‹Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın›› diyerek onları kutsadı. 23 Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu. 24 Tanrı, ‹‹Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen1 türetsin›› diye buyurdu. Ve öyle oldu. 25 Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. kara hayvanlarını da kapsıyor. 26 Tanrı, ‹‹İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım›› dedi, ‹‹Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.›› 27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. 28 Onları kutsayarak, ‹‹Verimli olun, çoğalın›› dedi, ‹‹Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. 29 İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. 30 Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.›› Ve öyle oldu. 31 Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.
9 Kasım 2008 Pazar
YALAN VE DOĞRUNUN İŞARETİ
Durustlugun yanina yalani koyanlara, hayatlarini sanal yasayanlara ders olmasi dilegiyle...
Bir zamanlar, Uzak Dogu' da, artik yaslandigini ve yerine gececek
birini secmesi gerektigini dusunen bir imparator varmis. Yardimcilarindan ya da cocuklarindan birini secmek yerine; kendi yerine gececek kisiyi degisIk
bir yolla secmeye karar vermis. Bir gun, ulkesindeki tum gencleri cagirmis ve: 'Artik tahttan inip yeni bir imparator secme vakti geldi. Sizlerden birini
secmeye karar verdim.' demis. Gencler sasirmislar, ancak o surdurmus: 'Bugun hepinize birer tohum verecegim. Bir tek tohum... Ama bu cok ozel bir tohum.
Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayip buyutmenizi istiyorum. Tam bir yil sonra buyuttugunuz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetistirdiginiz o tohuma
gore degerlendirip, birinizi imparator sececegim.' Genclerin arasinda Ling adinda biri varmis. O da digerleri gibi tohumunu almis. Eve gidip heyecanla
olayi annesine anlatmis. Annesi bir saksi ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardim etmis. Sonra birlikte dikkatlice sulamislar. Her gun sulayip
buyumesini bekliyorlarmis. YaklasIk uc hafta sonra diger gencler tohumlarinin ne kadar buyudugunu anlatirken, Ling hayretle kendi tohumunda hicbir degisIklik
olmadigini goruyormus. Uc hafta, dort hafta,bes hafta gecmis... Hala hicbir sey yokmus. Digerleri yetisen bitkilerinden soz ederken Ling cok uzuluyormus.
Imparatorun onu beceriksiz sanmasindan cok endiseleniyormus. Ancak, arkadaslarina hic bir sey demiyor sabirla bekliyormus. Sonunda bir yil bitmis ve tum
gencler bitkilerini imparatorun huzuruna getirmisler. Ling, annesine bos saksiyi goturemeyecegini soyleyince, annesi ona cesaret verip; saksisini goturup
durust bir sekilde olanlari imparatora anlatmasini istemis. Ling,annesinin sozunu tutmus ve bos saksiyla saraya gitmis. Saraya varinca; gordugu bitkilerin
guzellikleri karsisinda sasirmis. Sonra imparator gelmis ve tum gencleri selamlamis. Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya calisiyormus. 'Ne buyuk bitkiler,
cicekler ve agaclar yetistirmissiniz. Bugun biriniz imparator olacak.' demis imparator. Aniden arkada elinde bos saksisiyla Ling'i fark etmis. Hemen muhafizlarina
onu one getirmelerini emretmis. Ling cok korkmus. 'Sanirim beceriksizligimden dolayi beni oldurtecek.' Ling one geldiginde imparator adini sormus. 'Adim
Ling.' demis. Tum gencler gulusup onunla alay etmeye baslamislar. Imparator onlari susturmus. Ling'e bakip kalabaliga dogru donmus. 'Yeni imparatorunuzu
selamlayin. Adi Ling!' demis. Ling inanamamis. Cunku tohumunu bile yetistirememis, nasil imparator olurmus?... Imparator devam etmis: 'Bir yil once burada
herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayip bir yil sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamis tohum vermistim. Asla buyumeyecek olan... Ancak Ling'in
disinda herkes agaclar, bitkiler ve cicekler getirdi; cunku tohumun buyumedigini fark edince hepiniz onu bir baska tohumla degistirdiniz. Oysa sadece Ling
icinde benim verdigim tohum olan bos saksiyi getirme cesaret ve durustlugunu gosterdi. Onun icin yeni imparatorunuz o olacak!!!' AHTAPOT VAKFI...AYHAN AYDIN
Bir zamanlar, Uzak Dogu' da, artik yaslandigini ve yerine gececek
birini secmesi gerektigini dusunen bir imparator varmis. Yardimcilarindan ya da cocuklarindan birini secmek yerine; kendi yerine gececek kisiyi degisIk
bir yolla secmeye karar vermis. Bir gun, ulkesindeki tum gencleri cagirmis ve: 'Artik tahttan inip yeni bir imparator secme vakti geldi. Sizlerden birini
secmeye karar verdim.' demis. Gencler sasirmislar, ancak o surdurmus: 'Bugun hepinize birer tohum verecegim. Bir tek tohum... Ama bu cok ozel bir tohum.
Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayip buyutmenizi istiyorum. Tam bir yil sonra buyuttugunuz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetistirdiginiz o tohuma
gore degerlendirip, birinizi imparator sececegim.' Genclerin arasinda Ling adinda biri varmis. O da digerleri gibi tohumunu almis. Eve gidip heyecanla
olayi annesine anlatmis. Annesi bir saksi ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardim etmis. Sonra birlikte dikkatlice sulamislar. Her gun sulayip
buyumesini bekliyorlarmis. YaklasIk uc hafta sonra diger gencler tohumlarinin ne kadar buyudugunu anlatirken, Ling hayretle kendi tohumunda hicbir degisIklik
olmadigini goruyormus. Uc hafta, dort hafta,bes hafta gecmis... Hala hicbir sey yokmus. Digerleri yetisen bitkilerinden soz ederken Ling cok uzuluyormus.
Imparatorun onu beceriksiz sanmasindan cok endiseleniyormus. Ancak, arkadaslarina hic bir sey demiyor sabirla bekliyormus. Sonunda bir yil bitmis ve tum
gencler bitkilerini imparatorun huzuruna getirmisler. Ling, annesine bos saksiyi goturemeyecegini soyleyince, annesi ona cesaret verip; saksisini goturup
durust bir sekilde olanlari imparatora anlatmasini istemis. Ling,annesinin sozunu tutmus ve bos saksiyla saraya gitmis. Saraya varinca; gordugu bitkilerin
guzellikleri karsisinda sasirmis. Sonra imparator gelmis ve tum gencleri selamlamis. Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya calisiyormus. 'Ne buyuk bitkiler,
cicekler ve agaclar yetistirmissiniz. Bugun biriniz imparator olacak.' demis imparator. Aniden arkada elinde bos saksisiyla Ling'i fark etmis. Hemen muhafizlarina
onu one getirmelerini emretmis. Ling cok korkmus. 'Sanirim beceriksizligimden dolayi beni oldurtecek.' Ling one geldiginde imparator adini sormus. 'Adim
Ling.' demis. Tum gencler gulusup onunla alay etmeye baslamislar. Imparator onlari susturmus. Ling'e bakip kalabaliga dogru donmus. 'Yeni imparatorunuzu
selamlayin. Adi Ling!' demis. Ling inanamamis. Cunku tohumunu bile yetistirememis, nasil imparator olurmus?... Imparator devam etmis: 'Bir yil once burada
herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayip bir yil sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamis tohum vermistim. Asla buyumeyecek olan... Ancak Ling'in
disinda herkes agaclar, bitkiler ve cicekler getirdi; cunku tohumun buyumedigini fark edince hepiniz onu bir baska tohumla degistirdiniz. Oysa sadece Ling
icinde benim verdigim tohum olan bos saksiyi getirme cesaret ve durustlugunu gosterdi. Onun icin yeni imparatorunuz o olacak!!!' AHTAPOT VAKFI...AYHAN AYDIN
16 Ekim 2008 Perşembe
--------------------------------------------------------------------------------
Sitemize Hoş Geldiniz
--------------------------------------------------------------------------------
Ana Sayfaya Gitmek İçin Tıklayın
Tüm Yazıları Okumak İçin Tıklayın
Süper Türkiye Fotoğrafları - İngilizce
--------------------------------------------------------------------------------
Haber Okumaya 5 Dakika Ara
--------------------------------------------------------------------------------
Türkiye Resimleri
Avrupa Resimleri
Dubai Fotoğrafları
NASA Fotoğrafları
Kanada Resimleri
Konya Fotoğrafları
Antalya Resimleri
A.B.D. Süper Şehir Fotoları
Süper Ferrari Resimleri
Mozart Resim Galerisi
Harika Kütük Evler
--------------------------------------------------------------------------------
Çok Okunan Emeklilik Haberi
--------------------------------------------------------------------------------
www.emeklilikhaber.com'un diğerlerinden farkı nedir?
Haber Grubumuza Üye olmak için Tıklayın
33 Soru 33 Cevap
Kadınlara 4 yıl erken emeklilik fırsatı
SSK Emekli Aylığı Haczedilebilir mi?
Bağ-kur Emekli Maaşı Tutarları
Sigortasız çalışılan günler borçlanılır mı?
Özürlü aylığında bilinmeyenler?
Bağ-kur’da Emeklilik Nasıl Öne Çekilir?
Bağ-kur Borçlarına Neden ve Nasıl İtiraz Edilir?
Geriye Dönük Vergi Kayıtları ve GA Numaraları Nasıl Bulunur?
Esnaf ve Tarım Bağkur'luların 9000 Günden Emeklilik Şartları
İtibari hizmet hakkı olanlar nasıl emekli olur?
SSK'lı Erkekler 3600 günden nasıl emekli olur?
Sakatlar vergi indirim belgesiyle nasıl emekli olur?
Bağ-Kur Tarım Sigortalılarında Tevkifat Uygulaması Nedir?
SGDP Sosyal Güvenlik Destekleme Primi Nedir?
İşsizlik Sigortası hakkında neler biliyorsunuz?
Reformla hayatımıza gelen yenilikler
İstifa Eden Memurun Tekrar Memuriyete Dönüş Hakkı
Kadınlar 4 yıl erken mi emekli olacak ?
Analar için doğum borçlanması hakkında
Evde Dantel İşleyen Kadınlar da Sigortalı Kapsamına Alınıyor
Yeni Dönemde Engelli Memurun Emeklilik Koşulları nasıl olacak?
Bağ-Kur’dan Malûlen Emeklilik Koşulları Nelerdir?
Bağ-Kur`lu SSK`lı ve memurla eşitleniyor
Kullanılmayan Yıllık İzin Ücretleri
Emeklilerin aylıklarından yüzde 35 kesinti yapılacak mı?
İşe aide davası açabilir miyim?
Dul Aylığında Kadın Erkek Ayrımı Yoktur
İki Doğum Yapan Her Kadın Dört Yıl Erken Emekli Olacak mı?
Bağ-Kur Borçlarından Kurtulmak İsteyenler Bu Yazıya Dikkat...
İsteğe bağlı sigorta kalkıyor mu?
1 Ekim 2008`den itibaren neler değişecek?
Yeni yasadan en çok BağKur`lular etkilenecek
Sosyal Güvenlik reformu yeniden iptal edilecek mi?
1 Ekim 2008’den İtibaren Çift Aylık Alınabilecek mi?
Çakışan Bağ-kur-SSK sigortalılığım için ne yapabilirim?
Bağ-kur'da eskiye dönük borçlanma yapma imkânı var mı?
Emekli Sandığı'nın isteğe bağlı sigortalılarına güzel haber
Emekli baba kızına nafaka ödememek için ne yaptı?
Askerlik Yaparken Kimler Prim Ödemek Zorunda Kalacak?
SGK ve Yeşil Kart ile boy uzatılabiliyor
Seçim vaadi olarak emeklilik yaşını kim kaldırmıştı?
Günün Emeklilik Haberleri İçin Tıklayın
--------------------------------------------------------------------------------
Alfabetik Konu Başlıkları
--------------------------------------------------------------------------------
Aile hekimine gidenler katılım payı ödemeyecek
Aksam
Arsa yatırımının 10 püf noktası
Artık 18 yaş altı otomatikmen sigortalı
Asgari ücretin üçte biri geliri olana yeşil kart yok
Askerlik borçlanması zamlanacak mı?
Askerlik ve Kıdem Tazminatı
Askerlik Yaparken Kimler Prim Ödemek Zorunda Kalacak?
Aylıkta 5 yıllık zaman aşımı vardır
Ağır sanayi işçileri de erken emekli olabilecekler
Bağ-Kurlular Doğum borçlanmasından yararlanamıyor
Bekar kız sağlık için prim ödeyecek
Bir şehir efsanesi: `Bor`
Birgun
Bizi arkadaşlarınıza tavsiye ettiniz mi?
Bu formülü kanıtlayana 50 bin YTL
Bu fotoğrafları görmeden geçmeyin
Bugun
CNNTÜRK
Cumhuriyet
DASK`ı olmayana su da yok
Deprem önceden bilinecek
Devlet memurlarının isteğe bağlı sigortalılığı
Doğum Borçlanmasında Belgeleme Engeli
Dunya
Emekli Olmadan Kıdem Tazminatı
Emekli Öğretmenin İş Kurması
Emeklilik Kararı İşverene Önceden Haber Verilmeli mi?
Emeklilik yaşında neler değişiyor ?
emeklilikhaber.com
Engellilerin SSK'dan emeklilik şartları
Evlilik ve Kıdem Tazminatı
Evrensel
Facebook`taki `çakma şöhretlere` aldanmayın
Gazetecilerin kıdem tazminatı
Gebe ve doğum yapan işçilerin hakları nelerdir?
Gelirinden fazla harcayana ne olur?
Genel Sağlık Sigortasında Başvuru Yöntemi
Geçici köy korucuları artık devlet garantisinde
Grev ve lokavtta geçen sürelerin sigorta primi yatırılabilir mi?
GSS`nin ilk kazığı başladı diğerlerini de zamanla hissedeceksiniz
Gunes
Günde en fazla kaç saat çalışılır?
Günsüz işe giriş ve emeklilik
Haber5
Haber7
Hastanın iki kez aynı tetkiki yaptırma hakkı var mıdır?
Hurriyet
Kadınlar için doğum borçlanmasının esasları belli oldu !
Kadınlar İçin 38 Yaşında Emeklilik
Kanal B
KanalTürk
Kayıtdışı istihdam önlenebilir mi?
Kendi Ağırlığının 850 Katını Taşıyabilen Canlı
KEY hesaplarına ulaşamayanlara küçük bir ipuçu
Kim ne zaman ve nasıl emekli olacak?
Kredi kartıyla mal satmadığı halde üste para alan uyanıklar
Kütük Evler Rehberi
Kıdem Tazminatı Sorularınıza Cevaplar
Kısmi Çalışmanın Kıdem Tazminatı
Kış hastalıklarına birebir meyve
Maaşını elden alanlar dikkat!
Milli Gazete
Milliyet
Muayene ücretinden kaçış yok!
NTV-MSNBC
Ortadoğu
Oyun oynamak madde bağımlılığı gibi
Posta
Prim Tevkifatı Çiftçilik Yapanlar İçin Bağkur'da Boşlukları Doldurmayı Sağlayabilir
Radikal
Referans
Reformla birlikte hizmet borçlanması nasıl yapılacak?
Reformun getirdiği yenilikler
Rota Haber
Rus mafyasının UEFA kupası
Sabah
Samanyolu Haber
Sağlık raporu olmadan işçi çalıştırmayın
Sağlıklı yemek pişirmenin 25 püf noktası
Sağlıkta katkı payı alınmayacaklar
SES TV
SGK Akıllı Kart uygulaması başladı
Sol
Sosyal güvenlik reformu ve sağlık
Sosyal Güvenlik Yasası`nın artısı eksisi
Sosyal Güvenlik`te devrimin 5 boyutu
SSK e-bildirge uygulamasında hatalı sicil kayıtlarının düzeltilmesi
Staj sigortası emeklilik için başlangıç sayılmaz
Staj Süresi Sigortalılığı
Star
Sözcü
Takvim
Taraf
Tercuman
Tiryakiler bu defa da fotoğrafla uyarılacak
TRT
Turkiye
TV NET
Vakit
Vatan
Vatandaştan mı devletten mi taraf olunmalı?
Yabancı uyruklu Türk
Yaylada beş yıldızlı dinlenme
Yaş Düzeltme Davaları
Yaş hadleri yeni kanunda nasıl oldu?
Yemek çeklerinden sosyal sigorta primi kesilmeli mi?
Yeni Asya
Yeni kanuna göre çalışan kazanacak
Yeni Kanunda Kadınlar Neleri Kaybetti?
Yeni memura kötü haber
Yeni Mesaj
Yeni Safak
Yeni Sistemde Dul ve yetim aylıkları ne kadar olacak?
Yeni sisteme göre emeklilik nasıl olacak?
Yeni sosyal güvenlik reformuyla ilgili görüş ve eleştirilerinizi buraya yazabilirsiniz.
Yeni yasaya göre dul ve yetim aylığı
Yeni yasaya göre katılım payı uygulamaları
Yeni Çağ
Yurtdışı borçlanmasında başvurulacak kuruluş ve birim neresidir?
Zaman
Zengin olabilmek için
Çalışana tuvalete gitme yasağı getirilebilir mi?
Çiftçiye de SSK`lı olmak için sınır getirildi
Çinko eksikliği ileride kısır yapabilir
Çobanlıktan bakanlığa yükselişin hikayesi
Çocuklarınızın iştahsızlığı ya da aşırı kilosu sizi rahatsız ediyorsa !
Çok güzel mutlaka sonuna kadar okuyun
Çok tüketilen 8 besin masaya yatırıldı
Öğretmenin İntibakı
İsteğe Bağlı Emeklilik düzenlemesine ilişkin önemli soru ve cevaplar
İsteğe bağlı sigortalının sağlık hizmeti kesildi
İş hukuku mevzuatında usul ve esaslar
İş sağlığı ve güvenliği yasasında `insan` yok
İş sözleşmesinin işçinin yetersizliği nedeniyle feshedilmesi
İşsiz kaldığınızda prim ödeyecek misiniz?
İşsizlik sigortası yardımlarına hak kazanmanın koşulları
--------------------------------------------------------------------------------
Ziyaretçi Ülkeler
--------------------------------------------------------------------------------
Sitemize Hoş Geldiniz
--------------------------------------------------------------------------------
Ana Sayfaya Gitmek İçin Tıklayın
Tüm Yazıları Okumak İçin Tıklayın
Süper Türkiye Fotoğrafları - İngilizce
--------------------------------------------------------------------------------
Haber Okumaya 5 Dakika Ara
--------------------------------------------------------------------------------
Türkiye Resimleri
Avrupa Resimleri
Dubai Fotoğrafları
NASA Fotoğrafları
Kanada Resimleri
Konya Fotoğrafları
Antalya Resimleri
A.B.D. Süper Şehir Fotoları
Süper Ferrari Resimleri
Mozart Resim Galerisi
Harika Kütük Evler
--------------------------------------------------------------------------------
Çok Okunan Emeklilik Haberi
--------------------------------------------------------------------------------
www.emeklilikhaber.com'un diğerlerinden farkı nedir?
Haber Grubumuza Üye olmak için Tıklayın
33 Soru 33 Cevap
Kadınlara 4 yıl erken emeklilik fırsatı
SSK Emekli Aylığı Haczedilebilir mi?
Bağ-kur Emekli Maaşı Tutarları
Sigortasız çalışılan günler borçlanılır mı?
Özürlü aylığında bilinmeyenler?
Bağ-kur’da Emeklilik Nasıl Öne Çekilir?
Bağ-kur Borçlarına Neden ve Nasıl İtiraz Edilir?
Geriye Dönük Vergi Kayıtları ve GA Numaraları Nasıl Bulunur?
Esnaf ve Tarım Bağkur'luların 9000 Günden Emeklilik Şartları
İtibari hizmet hakkı olanlar nasıl emekli olur?
SSK'lı Erkekler 3600 günden nasıl emekli olur?
Sakatlar vergi indirim belgesiyle nasıl emekli olur?
Bağ-Kur Tarım Sigortalılarında Tevkifat Uygulaması Nedir?
SGDP Sosyal Güvenlik Destekleme Primi Nedir?
İşsizlik Sigortası hakkında neler biliyorsunuz?
Reformla hayatımıza gelen yenilikler
İstifa Eden Memurun Tekrar Memuriyete Dönüş Hakkı
Kadınlar 4 yıl erken mi emekli olacak ?
Analar için doğum borçlanması hakkında
Evde Dantel İşleyen Kadınlar da Sigortalı Kapsamına Alınıyor
Yeni Dönemde Engelli Memurun Emeklilik Koşulları nasıl olacak?
Bağ-Kur’dan Malûlen Emeklilik Koşulları Nelerdir?
Bağ-Kur`lu SSK`lı ve memurla eşitleniyor
Kullanılmayan Yıllık İzin Ücretleri
Emeklilerin aylıklarından yüzde 35 kesinti yapılacak mı?
İşe aide davası açabilir miyim?
Dul Aylığında Kadın Erkek Ayrımı Yoktur
İki Doğum Yapan Her Kadın Dört Yıl Erken Emekli Olacak mı?
Bağ-Kur Borçlarından Kurtulmak İsteyenler Bu Yazıya Dikkat...
İsteğe bağlı sigorta kalkıyor mu?
1 Ekim 2008`den itibaren neler değişecek?
Yeni yasadan en çok BağKur`lular etkilenecek
Sosyal Güvenlik reformu yeniden iptal edilecek mi?
1 Ekim 2008’den İtibaren Çift Aylık Alınabilecek mi?
Çakışan Bağ-kur-SSK sigortalılığım için ne yapabilirim?
Bağ-kur'da eskiye dönük borçlanma yapma imkânı var mı?
Emekli Sandığı'nın isteğe bağlı sigortalılarına güzel haber
Emekli baba kızına nafaka ödememek için ne yaptı?
Askerlik Yaparken Kimler Prim Ödemek Zorunda Kalacak?
SGK ve Yeşil Kart ile boy uzatılabiliyor
Seçim vaadi olarak emeklilik yaşını kim kaldırmıştı?
Günün Emeklilik Haberleri İçin Tıklayın
--------------------------------------------------------------------------------
Alfabetik Konu Başlıkları
--------------------------------------------------------------------------------
Aile hekimine gidenler katılım payı ödemeyecek
Aksam
Arsa yatırımının 10 püf noktası
Artık 18 yaş altı otomatikmen sigortalı
Asgari ücretin üçte biri geliri olana yeşil kart yok
Askerlik borçlanması zamlanacak mı?
Askerlik ve Kıdem Tazminatı
Askerlik Yaparken Kimler Prim Ödemek Zorunda Kalacak?
Aylıkta 5 yıllık zaman aşımı vardır
Ağır sanayi işçileri de erken emekli olabilecekler
Bağ-Kurlular Doğum borçlanmasından yararlanamıyor
Bekar kız sağlık için prim ödeyecek
Bir şehir efsanesi: `Bor`
Birgun
Bizi arkadaşlarınıza tavsiye ettiniz mi?
Bu formülü kanıtlayana 50 bin YTL
Bu fotoğrafları görmeden geçmeyin
Bugun
CNNTÜRK
Cumhuriyet
DASK`ı olmayana su da yok
Deprem önceden bilinecek
Devlet memurlarının isteğe bağlı sigortalılığı
Doğum Borçlanmasında Belgeleme Engeli
Dunya
Emekli Olmadan Kıdem Tazminatı
Emekli Öğretmenin İş Kurması
Emeklilik Kararı İşverene Önceden Haber Verilmeli mi?
Emeklilik yaşında neler değişiyor ?
emeklilikhaber.com
Engellilerin SSK'dan emeklilik şartları
Evlilik ve Kıdem Tazminatı
Evrensel
Facebook`taki `çakma şöhretlere` aldanmayın
Gazetecilerin kıdem tazminatı
Gebe ve doğum yapan işçilerin hakları nelerdir?
Gelirinden fazla harcayana ne olur?
Genel Sağlık Sigortasında Başvuru Yöntemi
Geçici köy korucuları artık devlet garantisinde
Grev ve lokavtta geçen sürelerin sigorta primi yatırılabilir mi?
GSS`nin ilk kazığı başladı diğerlerini de zamanla hissedeceksiniz
Gunes
Günde en fazla kaç saat çalışılır?
Günsüz işe giriş ve emeklilik
Haber5
Haber7
Hastanın iki kez aynı tetkiki yaptırma hakkı var mıdır?
Hurriyet
Kadınlar için doğum borçlanmasının esasları belli oldu !
Kadınlar İçin 38 Yaşında Emeklilik
Kanal B
KanalTürk
Kayıtdışı istihdam önlenebilir mi?
Kendi Ağırlığının 850 Katını Taşıyabilen Canlı
KEY hesaplarına ulaşamayanlara küçük bir ipuçu
Kim ne zaman ve nasıl emekli olacak?
Kredi kartıyla mal satmadığı halde üste para alan uyanıklar
Kütük Evler Rehberi
Kıdem Tazminatı Sorularınıza Cevaplar
Kısmi Çalışmanın Kıdem Tazminatı
Kış hastalıklarına birebir meyve
Maaşını elden alanlar dikkat!
Milli Gazete
Milliyet
Muayene ücretinden kaçış yok!
NTV-MSNBC
Ortadoğu
Oyun oynamak madde bağımlılığı gibi
Posta
Prim Tevkifatı Çiftçilik Yapanlar İçin Bağkur'da Boşlukları Doldurmayı Sağlayabilir
Radikal
Referans
Reformla birlikte hizmet borçlanması nasıl yapılacak?
Reformun getirdiği yenilikler
Rota Haber
Rus mafyasının UEFA kupası
Sabah
Samanyolu Haber
Sağlık raporu olmadan işçi çalıştırmayın
Sağlıklı yemek pişirmenin 25 püf noktası
Sağlıkta katkı payı alınmayacaklar
SES TV
SGK Akıllı Kart uygulaması başladı
Sol
Sosyal güvenlik reformu ve sağlık
Sosyal Güvenlik Yasası`nın artısı eksisi
Sosyal Güvenlik`te devrimin 5 boyutu
SSK e-bildirge uygulamasında hatalı sicil kayıtlarının düzeltilmesi
Staj sigortası emeklilik için başlangıç sayılmaz
Staj Süresi Sigortalılığı
Star
Sözcü
Takvim
Taraf
Tercuman
Tiryakiler bu defa da fotoğrafla uyarılacak
TRT
Turkiye
TV NET
Vakit
Vatan
Vatandaştan mı devletten mi taraf olunmalı?
Yabancı uyruklu Türk
Yaylada beş yıldızlı dinlenme
Yaş Düzeltme Davaları
Yaş hadleri yeni kanunda nasıl oldu?
Yemek çeklerinden sosyal sigorta primi kesilmeli mi?
Yeni Asya
Yeni kanuna göre çalışan kazanacak
Yeni Kanunda Kadınlar Neleri Kaybetti?
Yeni memura kötü haber
Yeni Mesaj
Yeni Safak
Yeni Sistemde Dul ve yetim aylıkları ne kadar olacak?
Yeni sisteme göre emeklilik nasıl olacak?
Yeni sosyal güvenlik reformuyla ilgili görüş ve eleştirilerinizi buraya yazabilirsiniz.
Yeni yasaya göre dul ve yetim aylığı
Yeni yasaya göre katılım payı uygulamaları
Yeni Çağ
Yurtdışı borçlanmasında başvurulacak kuruluş ve birim neresidir?
Zaman
Zengin olabilmek için
Çalışana tuvalete gitme yasağı getirilebilir mi?
Çiftçiye de SSK`lı olmak için sınır getirildi
Çinko eksikliği ileride kısır yapabilir
Çobanlıktan bakanlığa yükselişin hikayesi
Çocuklarınızın iştahsızlığı ya da aşırı kilosu sizi rahatsız ediyorsa !
Çok güzel mutlaka sonuna kadar okuyun
Çok tüketilen 8 besin masaya yatırıldı
Öğretmenin İntibakı
İsteğe Bağlı Emeklilik düzenlemesine ilişkin önemli soru ve cevaplar
İsteğe bağlı sigortalının sağlık hizmeti kesildi
İş hukuku mevzuatında usul ve esaslar
İş sağlığı ve güvenliği yasasında `insan` yok
İş sözleşmesinin işçinin yetersizliği nedeniyle feshedilmesi
İşsiz kaldığınızda prim ödeyecek misiniz?
İşsizlik sigortası yardımlarına hak kazanmanın koşulları
--------------------------------------------------------------------------------
Ziyaretçi Ülkeler
--------------------------------------------------------------------------------
29 Ağustos 2008 Cuma
Windows Live™
Windows Live hizmetleri
Giriş
Kişiler
Gallery
Hotmail
OneCare
SkyDrive
Spaces
Tüm hizmetlerDiğer Live hizmetleri
Live Search
MSN Hesap
Görüşleriniz
Yardım Merkezi Giriş Hotmail Spaces OneCare MSN
Search
ayhanayhan
Oturumu kapat
Hesabınızı görüntüleyin
Diğer hesaplara bağla
Spaces giriş sayfası Spaces giriş sayfası
AlanınızArkadaşlarFotoğraflar
SkyDriveOlaylar
COOL HUSEYıNFotoğraflarProfilArkadaşlarDiğer BlogKonuk defteriMüzik
Araçlar İleti gönderRSS akışına abone olArkadaşına söyleLive.com'a ekleSpaces'ı keşfedin
Blog
25 Ağustos
Cinsel Resimler Filmler
Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklarkonusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler âhiretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar.
Cenab-ı Hak'kın ikazına kulak verelim:
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (1)
Cenab-ı Hak "Zinaya yaklaşmayın!.." diyor. “Zina yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Onun için İslam alimleri zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyorlar. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.
Cenab-ı Hak bakma konusunda diğer bir ikazında şöyle buyuruyor:
"Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.... Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, " (2)
Sofiyeden Şiblî (k.s.)'ye:
"Ne demektir? diye sormuşlar, demiş ki:
"Baş gözlerini haramlardan, kalp gözlerini Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." (3)
Gözler müstehcene nazar etmekten sakınılmalı ki hayaller tertemiz olsun, zihinler kirlenmekten korunsun. Sadece kafa gözlerini kapamakla, sakınmakla kalınmamalı, haramlar hayallere dahi alınmamalı, hayaller bile korunmalı diyor büyükler.
Bu konudaki görüşler,
Ahmed Şahin:
Gözle bakış konusunda neden bu kadar israrlı ikaz ediliyor insanlar? Çünkü bütün günahlar, ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın israrıyla gelisir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine çalışamaz, isçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelir. Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır. (4)
Ali Rıza Demircan:
... cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam'a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim ve film çektirmek ve çekmek haramdır. Bu resim ve filmlere bakmak ve ve bunları pazarlamak da haramdır.
Haramdır, çünkü doğrudan çıplaklıkla resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşrû amaca yöneliktir. Fark yalnızca tesir bakımındandır. Bizat çıplaklık, bilvasıta çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak bilvasıta çıplaklıkda da yaygınlık ve süreklilik vardır. Kaldı ki İslam'da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa, değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur.
.... haram sınırlar aşılarak, "sanat sanat içindir" anlayışıyla yapılacak fotmodelliği de, film çalışmaları da haramdır. Pek tabii ki doğrudan cinsel sömürü amacıyla yapılan çalışmalar daha katmerli ve çok yönlü haram olur.
....
İslam Dini insanlarıncinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı ve cinsel alnda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek sözleri, yazılar, resimleri ve filmleri yasaklamıştır. Yasakladığı bu suçların faillerine hem dünyada hem de ahirette cezalar düzenlemiştir. (5)
İzahlı Kadın İlmihali'nden özetle:
...gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık görüntüler gerçek değil, resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadın vücuduna bakmak gibi sayılmazsa da müstehcen resim ve görüntüler, insanları tahrik etmekte, din ve ahlak üzerinde bozucu bir tesir yapmaktadırlar. Fitne uyandıran ve ahlakı bozan böyle müstehcen resim ve görüntülere kimse helal diyemez.
Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği gibi, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu konuda film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Bu konuda haramlılığın sebebini akıl kavramaktadır. O daçok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki Allah (cc) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. (6)
Sorularla İslamiyet İslam Fıkhı Ansiklopedisinden özetle:
Önce çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz.
Evlilik Rehberi'nden:
Din kitaplarında deniyor ki:
Kadınların bakılması haram olan yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu halde, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir; çünkü, kendileri değil, akisleri, benzerleri görülmektedir. Resimleri, kendileri değildir. Bunları görmek, kendilerini görmek olmaz. Resimlerine, TV’deki görüntülerine bakmak, aynadaki görüntüsüne bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caizdir. Fakat, şehvet ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır.
Demek ki, kadının avret yerlerine şehvetsiz bakmak haram olduğu halde, bunların resimlerine ve TV’deki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değil, mekruhtur. Pornoya şehvetsiz bakmak da haramdır. Çünkü şehvete sebep olacak görüntüdür.
Bütün bunlara göre : Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. Bu sebep çıplak resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır. Filimler ise, değindiğimiz gibi, bundan bir derece daha ilerdedir. (7)
Çıplak Erkek Resminin Sakıncası Var mı?
Çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lazımdır. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günahlık en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun, canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu anlatmak için değil, aralarında fark olduğunu anlatmak için söylüyoruz.(6)
16:43 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al15 Ağustos
KALBİN GECE UYANIŞI: TEHECCÜD
KALBİN GECE UYANIŞI: TEHECCÜD
Mehmet Işık
Gecenin karanlığında, arzın ve arşın taşıyamadığı yaratılmış olmanın sorumluluğunu, insanın üzerine almasıdır teheccüd. Gecenin doruğunda, aniden ve sebepsiz yere uyandığı olur insanın. Uykusunun bir yerindeki açıktan başka alemleri görmüştür. Uyku, uykuda tutamaz artık insanı. İlk düğüm çözülmüştür. Sonraki düğümleri çözmek yiğitlerin işi...
Kapı çalınıyor.
Gecenin yarısı... Kim olabilir?
Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'yı bu geç vakitte uyandıran kim?
Bir şey mi oldu? Önemli bir haber mi var? Herkesin uykuda olduğu şu vakitte kapı neden çalınıyor?
İkisi birden uyanıyor. Bakıyorlar, kapıyı çalanın Rasul-i Ekrem s.a.v. olduğunu anlıyorlar. Gelen O... Alemlerin övüncü, Allah'ın son elçisi. Gece ibadetine kalkmaları için geldiğini biliyorlar.
Efendimiz s.a.v. onları uyandırdıktan sonra kendi evine dönüyor. Namaza duruyor, Aişe r.a. Validemiz'in her zaman güzelliğinden ve uzunluğundan sitayişle bahsettiği teheccüd namazına. (Buharî, Teheccüd 16)
Namaz uzun sürüyor. Efendimiz s.a.v. selam verip namazından ayrıldıktan sonra, tekrar Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'nın evine gidiyor. Onları uyandırmıştı, ama kalktıklarına dair bir emare göremedi. Tekrar uyandırmaya gidiyor ve bu sefer sesleniyor:
- Kalkın. İkiniz de… Namaz kılın!
İkisi de uyanıyor. Hz. Ali r.a. gözlerini ovalıyor. Uykulu halde belki de iyice düşünmeden ağzından bir söz çıkıyor:
- Vallahi Allah'ın bize farz kıldığından başka namaz kılamayız. Canlarımız Allah Tealâ'nın elindedir. Bizi uyandırmayı dilerse, uyandırır.
Rasul-i Ekrem s.a.v. hemen geri dönüyor, bir taraftan da “Allah'ın bize farz kıldığından başka namaz kılamayız” sözünü iki kere tekrar ediyor ve şu ayeti okuyor:
“Zaten insan tartışmaya pek düşkündür.” (Kehf, 54) (Buharî, Teheccüd 5)
Uykusunu Bölen O Bahtiyar Kullar
Uykunun en tatlı yerinde uyanmak, abdest alıp namaza durmak çok özel, çok güzel bir şey… Ama kolay değil. Buna teheccüd denir. Efendimiz s.a.v. biricik kızını ve çocukluğundan beri yanından ayırmadığı damadı Hz. Ali r.a.'ı teheccüde kaldırıyor. Farzlardan sonra Allah'a en sevimli olan namaza çağırıyor. (Müslim, Sıyam 202)
Yüce Mevlâ, gecenin bir kısmında namaza kalkmasını Rasulullah s.a.v. Efendimiz'e zaten emretmişti:
“Gecenin bir kısmında da uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere nafile namaz kıl; ola ki bu sayede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.” (İsra, 79)
Efendimiz s.a.v. de her gece kalkar, Rabbi'nin emrine uyarak namaz kılar, secdelere kapanır ve uzun uzun O'na yalvarırdı. Secdede iken yaptığı dualardan biri şöyleydi:
- “Allahım! Sadece sana secde ettim. Yalnız sana iman ettim. Sana teslim oldum. Benim yüzüm, kendini yaratıp ona şekil veren, kulağını ve gözünü var eden Rabbi'ne secde etti. Ahsenu'l-hâlikîn olan Allah çok yücedir.” (Müslim, Müsafirîn 201)
Alemlerin Rabbi, Rasulü'nün sünnetine uyarak geceleyin kalkıp namaz kılan, dua edip ibadetle meşgul olan, yalvarıp yakaran kullarını da kitabında şöyle anlatıyor:
“Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarıp dua ettikleri için bedenleri yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için kendilerini mutlu edecek ne güzel nimetlerin hazırlanıp saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde, 16-17)
“Takva sahibi olan kullar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Onlar bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.” (Zariyat, 15-18)
Gece uykudan uyanıp namaz kılmak, müekked sünnetlerin en başında yer alır. Mümine kazandırdığı çoktur. Bunun için teheccüd ibadetine engel olmak isteyen şeytanın ilginç hileleri vardır. Sabahtan hayata yorgun başladığından şikayet edenler, teheccüd ibadetinde bir şifa bulacaklardır. Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurmaktadır:
“Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, ‘gecen uzun olsun, yat, uyu' diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah'ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah'ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir şekilde sabahlar.” (Buharî, Teheccüd, 12; Müslim, Müsafirîn, 207)
Ne Zaman, Ne Şekilde?
Rasululah s.a.v. Efendimiz, yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını kılmadan evine dönerdi. Bir miktar uyuduktan sonra gecenin ilerleyen vakitlerinde kalkar teheccüd namazını kılardı. Teheccüd namazından sonra biraz dinlenip vitri eda ederdi. Teheccüd namazını, ikişer ikişer veya dörder dörder sekiz rekat kılar, arkasından vitre geçerdi. (Buharî, Teheccüd 16; Müslim, Müsafirîn 125)
Efendimiz s.a.v. Sahabe-i Kiram'ı teheccüd ibadetine şöyle teşvik ederdi:
“Bir kişi eşini geceleyin uykusundan uyandırıp birlikte namaz kıldıklarında, Allah'ı zikreden erkekler ve kadınlar arasına yazılırlar.” Ve...
“Ey insanlar! Selamı yayınız, yemek yediriniz, insanlar uyurken geceleyin namaz kılınız. Böyle yaparsanız selametle cennete girersiniz.” (Tirmizi, Et'ime, 45)
Selametle cennete girenlerin arasında yer alma ümidi ve duasıyla...
11:22 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al04 Ağustos
acikta birakilan kadinlar
Açık”ta bırakılmış kadınlar…
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa
tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış
elbisesi değil dikkat çeken.
Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi
özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana
yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil,
elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.
Öylesine yok gibi ki elbise hepten
çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor.
Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.
Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı.
Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer
gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış
düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini
kaybettiğini sanıyordu.
Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de
eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize
kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz.
Seyredilmek
isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe
oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene,
içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur
edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda.
Uçağa yetişme telaşının sardığı,
tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha
plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire
çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış”
değil “açıkta bırakılmış” oluyor.
Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık
içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor
ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına
indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor.
Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi
bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi
bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan
sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs
dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap
alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.
Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi
değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma
duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna
sürecinin kurbanı..
Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç
duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da
ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları
evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir
iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el
hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o
nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor
onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve
“sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır
çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara
açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi
duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor
ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.
“Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da
olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor.
Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor.
Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor,
teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında
eziliyor.
Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza
saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten
tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek.
“Tesettürsüzlük
nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren
her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”…
Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği
gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu..
Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…
Senai Demirci
“Zevklerinin acılaşacağı bir gün gelecek. Bütün güzelliklerin bir bir yok
olduğunu göreceksin. Gençliğin gidecek, sıhhatin gidecek, lezzetlerin gençlik,
gidecek. Bütün bunlar peşi peşine giderken sen, arkada bir karanlık
bırakarak tıpkı akşamüstü batan bir güneş gibi sönüp gideceksin. Halet-i
ruhiyenin böyle olduğu bir anda ebed düşüncesinin sana göz kırptığını…
ebede uzanan yolun sana pırıl pırıl parladığını göreceksin.”
Fethullah Gülen SELAM VE DUA İLE
FİLİSTİNLİ BİR DUA
Filistinli Bir Dua
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Nasıl yorgun nasılda çaresizim
Kana karışmış binlerce aminim
Filistinli bir duayım derbeder
Ellerim açılmış tek sahibime
Yedi cihan görür, susar halime!
Ne vakit hesap sorulur zalime
Filistinli bir duayım çaresiz
Meleklerin ayak sesi Bedir'den
Koşup gelse peygamber Medine'den
Bu sessizlik çıkartacak çileden!
Filistinli bir duayım çaresiz!
Tükenmiş dizimde derman kalmamış!
Kimsede merhamet vicdan kalmamış
Kan damlıyor yüreğimden,tenimden
Yaramı saracak yaran kalmamış!
Filistinli bir duayım şimdi ben
Bilmem gücün yeter mi söylemeye
Üzerimde binlerce Ebu Cehil
Binlerce serzeniş yetim, dilimde
Filistinli bir duayım çaresiz
Nefesim yetmiyor çığlık olmaya!
Evim,yurdum,ırzım daim ateşte
Peygamberin emaneti peşkeşte!
Kardeşim! Ağlıyor seccadem her gün
Ağlıyor Filistin ağlıyor Kudüs
Miracı bekliyor mescidi aksa!
Ebubekir ağlıyor,Ömerler yasta!
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Öylesine kutsal öyle mübarek!
İstersen diline şan eyle beni!
İster yüzüstü bırak! Terk-i diyar et!
Benim kalacak her daim toprağım
Ben uğruna baş konmuş bir sevdayım!
Kılıcımda peygamberin şanı var!
Yenilmem ben! Ben Mescid-i Aksa'yım
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Yalnızca Rabbine erişen sesi
Öyle güçlüyüm ki yakarışımda
Direnişim ümidin serzenişi
Şimdi ben Filistin'im! Sahip çık bana!
Şimdi ben peygamberin emanetiyim sana!
Hep zulmü alkışlayan ellerini açsana!
Ben kan kokan toprağın en naçar yeminiyim!
Eğilmeyen başım ben! Ben miracım, müjdeyim!
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Senin çaresizliğe terk ettiğin...
17:07 Yorum ekle Yorumları oku (2) İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al29 Temmuz
Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ)
Allah,
er-Rahmân, er-Rahîm,
el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm,
el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr,
el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri', el-Musavvir, el-Gaffâr,
el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd,
el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, es-Semi', el-Basîr,
el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr,
eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl,
el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi', el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd,
el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy,
el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy,
el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir,
el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli,
el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf,
Mâlikü'l-Mülk, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi',
el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni', ed-Dârr, en-Nâfi',
en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî', el-Bâkî,
el-Vâris, er-Reşîd,
es-Sabûr.
14:58 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al27 Temmuz
3 Aylar...
3 Aylar...
21:12 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga alDiğer girdileri göster
COOL HUSEYıN
HANİ AŞK FİLMLERİNDE OLURYA İŞTE ÖYLE SEVMİŞİM;BEDENİM SAĞLAM BULUNMUŞ,YÜREĞİM PARAMPARÇA
Başlığı ve mesaj alanını düzenlemeden önce özelleştirme değişikliklerinizi kaydetmek için Kaydet'i tıklatın.
Video
Özel HTML
http://www.GraffitiGen.com/ - Graffiti Creator - MySpace Layouts - Make Money Online
Özel HTML
Video
Profil
hüseyin
İleti gönder
Meslek: Allahü Tealaya Kulluk
Yaş: 25
Bölge: kâinat
İlgi Alanları:
İslam Fıkhı Spor Teknoloji vs.
YALAKA VE ŞIMARIK İNSANLARDAN NEFRET EDERİM.
BENİM İÇİN MÜKEMMEL İNSAN;HER ZAMAN HER KONUDA DÜRÜST OLANDIR...
Profil ayrıntılarını göster
Olaylar (1)
Visitate Tutti Il Mio Sito, Potrebbe Cambiarvi La Vita..100€ Al Giorno Comodi Per Voi
Windows Media Player
Fotoğraflar
Landscape Painting: Turkey antalya_plageFotoğraf 2 / 32 Yorum ekle Yorumlar (0)
Diğer albümler (5)
Landscape Painting: Turkey (32)
01 Ağustos
başbakanım yürü sen...asla yalnız değilsin (21)
14 Ağustos
Sırrınla yaratıldı alemler Gül_Kokulum!!! (55)
13 Temmuz
DOĞAYI KİRLETMEYELİM!BU GÜZEL VARLIKLAR BİZE YARADANDAN HEDİYE..! (7)
30 Haziran
I'm PhotoS. ! (15)
12 Ağustos
Özel HTML
Myspace Clocks
Özel HTML
Arkadaşlar
Ortak olan (3)
Davetli
FİRDEVS
Evrensel Yaşam Danışmanı
Gül ve Diken
--------------------------------------------------------------------------------
Tümü (166)
my.NANA...
"HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU"
Ceren_ Girdapta bir can!!!
-;{@ Islandı_Seccadem @};-
CANSU
Dr. Ahmet KAYA
gazi
Sibel
emel
duanla doğmadım ki beduanla öleyim
Hüly@
اليدي ليال
cansu
seda
GoThIcA
† Gorthaur †
♥ RABBİM YOLUNDA SEVDALIYIM ♥
MEVLANACA
musahabe...
cotanak
*ayşenur*
nurgül
GüL-i RâNâ
TATLI & CADI
.:: Güller Diyarı ::.
kadriye
ayse
ESRA
°•.Simuzer .•°
mihrace
OSMANLI(Âsım'ın nesli)
ERTAÇ
-:¦:>>sevgi<<:¦:-
MÜRŞİT
rukiye
Hak Daveti
Züleyha Özbay Bilgiç
SON DURAK GENÇLİK
sebeb-i ilahi
Emrolduğun gibi dosdoğru ol...
ASLI GÜL
bir dünya seyyahı
furkan
(( Ra'd ))
İSLAM YOLCUSU
zeynep
mechule giden bir garip yolcu
Hüsn-ü Hat
Konuk defteri
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!Madem ziyaret ettiniz, e bir yorumda yazarsınız artıkkama lütfen CANSU gibi olmasın
Yorum ekle
deniz
25 Ağustos 16:31
(http://cid-429d80d728174c21.spaces.live.com/)
GÜLİSTAN
20 Ağustos 16:56
(http://telsiztepe.spaces.live.com/)selamun aleyküm kardeşim.. güzel tertemiz bir alan hazırlamışsınız..Allah razı olsun..kalbinizden yansıyanlar çok güzel...yolunuz açık olsun..Allah'a emanet olun...sevgiler..
irem
19 Ağustos 02:54
(http://hicret01.spaces.live.com/)
Ve sen yine denendiğinde
ve yine kalbin daraldığında
ve yine bütün kapılar yüzüne kapandığında
ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde...
Uzun uzun düşün
ve hatırla Yaratanını!
Allah kuluna kâfi değil mi?
(Zümer/36)
Ceren_ Girdapta bir can!!!
17 Ağustos 14:47
(http://cerenceren1986.spaces.live.com/)
ÇİNGENE ALİ'NİN AŞKI
Çingene Ali, umutsuz bir şekilde padişahın kızı Selma'ya âşık olmuştu. Umutsuzdu çünkü âşık olduğu kişi padişahın kızı, kendisi ise bir Çingeneydi. Ama âşık olmuştu bir kere, aklı fikri padişahın kızı Selma'daydı. Selma’nın aşkından Mecnun’a dönmüş bir şekilde kafasını bir o yana vuruyor, bir bu yana vuruyordu.
Onu sevenlerden biri:
- Sen bir de Abdulkâdir Geylânî’nin halifesi olan Ali Heytî Hazretlerine git, akıl danış, dedi.
Ali, umutsuz ve çaresiz bir şekilde derdini anlattı Ali Heytî Hazretlerine.
- Ali, padişahın kızına kavuşabilmek için ben ne dersem yapmaya razı mısın, dedi Ali Heyti. Çingene Ali gözlerini dört açmış bir şekilde:
- Sen bana padişahın kızı Selma'yı getir; ne dilersen yaparım, uğruna her şeye hazırım, cevabını verdi. Ali Heyti’nin “Ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; ama ne dersem yapacaksın, itirazsız” şartını derhal kabul etti Çingene Ali.
Ne olursa olsun Allah diyeceksin
Ali Heyti Hazretleri Çingene Ali'yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü.
- Şimdi burada şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun umursamadan Allah diyeceksin, diye tembihte bulundu. Çingene Ali, şaşkın bir şekilde:
- Allah demekle padişahın kızının ne alâkası var, dedi.
Ali Heyti Hazretleri kızgın bir şekilde
- Ali soru yok! Sen dediğimi yap kız sana gelecek inşaallah, diye konuştu.
Çingene Ali söylenene uyarak “Allah, Allah, Allah” demeye başladı.
Ali Heyti Hazretleri haftada bir yemek getiriyordu. Çingene Ali, “Hani padişahın kızı, ne oldu, niye gelmedi?” sorularına her defasında "Allah de" cevabını alıyordu.
Ali aşkının tılsımından bir denileni iki etmiyor, kıza kavuşma ümidiyle her şeye, herkese "Allah" diyordu.
Hiç durmadan Allah diyen bir veli
Vakit geçtikçe Çingene Ali'nin nâmı şehre yayıldı. Civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene Ali, memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük Allah dostu, hiç durmadan Allah diyen bir veli olarak şehirde anılmaya başlandı. Öyle ki, onun hakkında, nice kerametler söylendi, nice kişiler onun tılsımlı nefesinin kudretinden bahsetmeye başladı.
Ali Heyti Hazretleri Ali'nin yanına haftada bir uğruyor yemek getiriyor, Çingene Ali, O'nu her gördüğünde "Hani kız nerede, niye gelmedi hâlâ?" diyordu. Ali Heyti hazretleri ise "Az kaldı, bekle, Allah de" karşılığını veriyordu.
Bir gün geldi, padişahın kızı hastalandı. Hastalık karşısında memleketin bütün tabipleri çaresiz kaldı. Padişaha:
- Efendim memleketimizin büyüklerinden Allah dostu bir Ali Heyti Hazretleri var, bir de ona soralım bu hastalığa biz çare bulamadık, dediler.
Padişah, Ali Heyti Hazretlerini huzuruna davet etti. Meramını anlattı.
Ali Heyti Hazretleri:
- Padişahım, dedi, memleketimizde ün salan, bir dağın tepesindeki mağarada sürekli Allah diyen birisi var, belki o bir şeyler yapabilir.
Padişah zaten o kişinin nâmını çoktan duymuştu. Derhal dağa doğru gidilmesi, o Hazretin görüşünün alınması için emir verdi.
Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'nin yanına geldi. Ona:
- Evlâdım, padişah maiyetiyle senin yanına geliyor. Sana ne teklif ederse etsin, kabul etme, toprak, altın, makam... Hiç birisine iltifat etme ancak kızını teklif ederse zevceliğe kabul et, dedi.
Çingene Ali, daha bir şevkle “Allah” demeye başladı. Tam kırk gün dolmuştu o mağarada Allah demeye devam edeli, aklında padişahın kızından başka hiç bir şey yoktu.
Allah için Allah dedi, kalbi dayanmadı
Padişah maiyetiyle mağaraya geldi. Baktıki bir derviş hararetle “Allah, Allah” diyor, imrendi. “Ne hoş bir insan, dünya hiç umurunda değil, dedikleri kadar varmış” diye düşündü. Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'ye, padişahın meramını aktardı. Ali "Allah, Allah" dedi. Ali Heyti Hazretleri padişaha dönerek:
- Padişahım gördüğünüz gibi, sadece Allah diyor. İltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için ona hediye verseniz dedi.
Padişah, Ali'ye mülk hediye etmek istedi. Ali " Allah" dedi... Padişah makam teklif etti... Ali "Allah" dedi. Padişah altın dedi... Ali " Allah" dedi...
Ali Heyti Hazretleri, padişaha yaklaşarak:
- Padişahım, dedi, bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz.
Padişah düşündü: Bu adamdan daha lâyık kim olabilirdi ki kızı için… Sürekli Allah diyen, dünyaya bel bağlamayan bir Allah dostu, halk da onu çok seviyor…
- Kızımın nikahını alır mısın? dedi.
Ali, yanlış mı duymuştu, padişah ona kızının, Selma'nın nikahını teklif ediyordu... Hem de kime, Çingene Ali'ye… Neden, neden, neden? Ali düşündü, düşündü…
- Ben ki bir kız için, aşkım için kırk gün sadece Allah Allah dedim; emelime kavuştum, kıza kavuştum... Ya Rabbi! Ya Senin için, şanın için Allah deseydim, bana ne büyük lütuflar verirdin... Sen ne yüce bir hükümdarsın! Ey şanı Yüce, Çingene Ali'nin de padişahın da Rabbi Allah, dedi ve oracıkta can verdi..
Rabbim;Utanırım..Perdem olda..Halime Sadece Sen Bak Beni Yalnız Başkalarına Değil..Bana Beni de Sır bırak....:
sebeb-i ilahi
16 Ağustos 21:55
(http://cid-88126fa1623ea670.spaces.live.com/)
Diğer...Müzik listesi
Bebegim Oldu
sanatçı Sagopa Kajmer
Canimi Veririm
sanatçı www.mp3indir.gen.tr
PAPI CHULO (REMIX)
sanatçı LORNA
www.ilahi-tr.com
sanatçı Sami Yusuf - My Ummah
Seninle ilk defa
sanatçı Dj Akman Feat Son Nefes
www.ilahi-tr.com
sanatçı www.ilahi-tr.com
Track 1
sanatçı yk
uzulursun
sanatçı doguş
girişte çal
Özel HTML
new relationships
© 2008 Microsoft Gizlilik Bildirimi Yasal Bildirim Kullanım Kuralları Tacizleri Bildirin Güvenlik Yardım Merkezi Hesap Görüşleriniz
Windows Live hizmetleri
Giriş
Kişiler
Gallery
Hotmail
OneCare
SkyDrive
Spaces
Tüm hizmetlerDiğer Live hizmetleri
Live Search
MSN Hesap
Görüşleriniz
Yardım Merkezi Giriş Hotmail Spaces OneCare MSN
Search
ayhanayhan
Oturumu kapat
Hesabınızı görüntüleyin
Diğer hesaplara bağla
Spaces giriş sayfası Spaces giriş sayfası
AlanınızArkadaşlarFotoğraflar
SkyDriveOlaylar
COOL HUSEYıNFotoğraflarProfilArkadaşlarDiğer BlogKonuk defteriMüzik
Araçlar İleti gönderRSS akışına abone olArkadaşına söyleLive.com'a ekleSpaces'ı keşfedin
Blog
25 Ağustos
Cinsel Resimler Filmler
Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklarkonusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler âhiretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar.
Cenab-ı Hak'kın ikazına kulak verelim:
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (1)
Cenab-ı Hak "Zinaya yaklaşmayın!.." diyor. “Zina yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Onun için İslam alimleri zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyorlar. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.
Cenab-ı Hak bakma konusunda diğer bir ikazında şöyle buyuruyor:
"Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.... Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, " (2)
Sofiyeden Şiblî (k.s.)'ye:
"Ne demektir? diye sormuşlar, demiş ki:
"Baş gözlerini haramlardan, kalp gözlerini Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." (3)
Gözler müstehcene nazar etmekten sakınılmalı ki hayaller tertemiz olsun, zihinler kirlenmekten korunsun. Sadece kafa gözlerini kapamakla, sakınmakla kalınmamalı, haramlar hayallere dahi alınmamalı, hayaller bile korunmalı diyor büyükler.
Bu konudaki görüşler,
Ahmed Şahin:
Gözle bakış konusunda neden bu kadar israrlı ikaz ediliyor insanlar? Çünkü bütün günahlar, ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın israrıyla gelisir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine çalışamaz, isçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelir. Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır. (4)
Ali Rıza Demircan:
... cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam'a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim ve film çektirmek ve çekmek haramdır. Bu resim ve filmlere bakmak ve ve bunları pazarlamak da haramdır.
Haramdır, çünkü doğrudan çıplaklıkla resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşrû amaca yöneliktir. Fark yalnızca tesir bakımındandır. Bizat çıplaklık, bilvasıta çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak bilvasıta çıplaklıkda da yaygınlık ve süreklilik vardır. Kaldı ki İslam'da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa, değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur.
.... haram sınırlar aşılarak, "sanat sanat içindir" anlayışıyla yapılacak fotmodelliği de, film çalışmaları da haramdır. Pek tabii ki doğrudan cinsel sömürü amacıyla yapılan çalışmalar daha katmerli ve çok yönlü haram olur.
....
İslam Dini insanlarıncinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı ve cinsel alnda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek sözleri, yazılar, resimleri ve filmleri yasaklamıştır. Yasakladığı bu suçların faillerine hem dünyada hem de ahirette cezalar düzenlemiştir. (5)
İzahlı Kadın İlmihali'nden özetle:
...gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık görüntüler gerçek değil, resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadın vücuduna bakmak gibi sayılmazsa da müstehcen resim ve görüntüler, insanları tahrik etmekte, din ve ahlak üzerinde bozucu bir tesir yapmaktadırlar. Fitne uyandıran ve ahlakı bozan böyle müstehcen resim ve görüntülere kimse helal diyemez.
Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği gibi, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu konuda film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Bu konuda haramlılığın sebebini akıl kavramaktadır. O daçok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki Allah (cc) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. (6)
Sorularla İslamiyet İslam Fıkhı Ansiklopedisinden özetle:
Önce çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz.
Evlilik Rehberi'nden:
Din kitaplarında deniyor ki:
Kadınların bakılması haram olan yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu halde, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir; çünkü, kendileri değil, akisleri, benzerleri görülmektedir. Resimleri, kendileri değildir. Bunları görmek, kendilerini görmek olmaz. Resimlerine, TV’deki görüntülerine bakmak, aynadaki görüntüsüne bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caizdir. Fakat, şehvet ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır.
Demek ki, kadının avret yerlerine şehvetsiz bakmak haram olduğu halde, bunların resimlerine ve TV’deki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değil, mekruhtur. Pornoya şehvetsiz bakmak da haramdır. Çünkü şehvete sebep olacak görüntüdür.
Bütün bunlara göre : Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. Bu sebep çıplak resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır. Filimler ise, değindiğimiz gibi, bundan bir derece daha ilerdedir. (7)
Çıplak Erkek Resminin Sakıncası Var mı?
Çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lazımdır. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günahlık en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun, canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu anlatmak için değil, aralarında fark olduğunu anlatmak için söylüyoruz.(6)
16:43 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al15 Ağustos
KALBİN GECE UYANIŞI: TEHECCÜD
KALBİN GECE UYANIŞI: TEHECCÜD
Mehmet Işık
Gecenin karanlığında, arzın ve arşın taşıyamadığı yaratılmış olmanın sorumluluğunu, insanın üzerine almasıdır teheccüd. Gecenin doruğunda, aniden ve sebepsiz yere uyandığı olur insanın. Uykusunun bir yerindeki açıktan başka alemleri görmüştür. Uyku, uykuda tutamaz artık insanı. İlk düğüm çözülmüştür. Sonraki düğümleri çözmek yiğitlerin işi...
Kapı çalınıyor.
Gecenin yarısı... Kim olabilir?
Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'yı bu geç vakitte uyandıran kim?
Bir şey mi oldu? Önemli bir haber mi var? Herkesin uykuda olduğu şu vakitte kapı neden çalınıyor?
İkisi birden uyanıyor. Bakıyorlar, kapıyı çalanın Rasul-i Ekrem s.a.v. olduğunu anlıyorlar. Gelen O... Alemlerin övüncü, Allah'ın son elçisi. Gece ibadetine kalkmaları için geldiğini biliyorlar.
Efendimiz s.a.v. onları uyandırdıktan sonra kendi evine dönüyor. Namaza duruyor, Aişe r.a. Validemiz'in her zaman güzelliğinden ve uzunluğundan sitayişle bahsettiği teheccüd namazına. (Buharî, Teheccüd 16)
Namaz uzun sürüyor. Efendimiz s.a.v. selam verip namazından ayrıldıktan sonra, tekrar Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'nın evine gidiyor. Onları uyandırmıştı, ama kalktıklarına dair bir emare göremedi. Tekrar uyandırmaya gidiyor ve bu sefer sesleniyor:
- Kalkın. İkiniz de… Namaz kılın!
İkisi de uyanıyor. Hz. Ali r.a. gözlerini ovalıyor. Uykulu halde belki de iyice düşünmeden ağzından bir söz çıkıyor:
- Vallahi Allah'ın bize farz kıldığından başka namaz kılamayız. Canlarımız Allah Tealâ'nın elindedir. Bizi uyandırmayı dilerse, uyandırır.
Rasul-i Ekrem s.a.v. hemen geri dönüyor, bir taraftan da “Allah'ın bize farz kıldığından başka namaz kılamayız” sözünü iki kere tekrar ediyor ve şu ayeti okuyor:
“Zaten insan tartışmaya pek düşkündür.” (Kehf, 54) (Buharî, Teheccüd 5)
Uykusunu Bölen O Bahtiyar Kullar
Uykunun en tatlı yerinde uyanmak, abdest alıp namaza durmak çok özel, çok güzel bir şey… Ama kolay değil. Buna teheccüd denir. Efendimiz s.a.v. biricik kızını ve çocukluğundan beri yanından ayırmadığı damadı Hz. Ali r.a.'ı teheccüde kaldırıyor. Farzlardan sonra Allah'a en sevimli olan namaza çağırıyor. (Müslim, Sıyam 202)
Yüce Mevlâ, gecenin bir kısmında namaza kalkmasını Rasulullah s.a.v. Efendimiz'e zaten emretmişti:
“Gecenin bir kısmında da uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere nafile namaz kıl; ola ki bu sayede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.” (İsra, 79)
Efendimiz s.a.v. de her gece kalkar, Rabbi'nin emrine uyarak namaz kılar, secdelere kapanır ve uzun uzun O'na yalvarırdı. Secdede iken yaptığı dualardan biri şöyleydi:
- “Allahım! Sadece sana secde ettim. Yalnız sana iman ettim. Sana teslim oldum. Benim yüzüm, kendini yaratıp ona şekil veren, kulağını ve gözünü var eden Rabbi'ne secde etti. Ahsenu'l-hâlikîn olan Allah çok yücedir.” (Müslim, Müsafirîn 201)
Alemlerin Rabbi, Rasulü'nün sünnetine uyarak geceleyin kalkıp namaz kılan, dua edip ibadetle meşgul olan, yalvarıp yakaran kullarını da kitabında şöyle anlatıyor:
“Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarıp dua ettikleri için bedenleri yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için kendilerini mutlu edecek ne güzel nimetlerin hazırlanıp saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde, 16-17)
“Takva sahibi olan kullar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Onlar bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.” (Zariyat, 15-18)
Gece uykudan uyanıp namaz kılmak, müekked sünnetlerin en başında yer alır. Mümine kazandırdığı çoktur. Bunun için teheccüd ibadetine engel olmak isteyen şeytanın ilginç hileleri vardır. Sabahtan hayata yorgun başladığından şikayet edenler, teheccüd ibadetinde bir şifa bulacaklardır. Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurmaktadır:
“Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, ‘gecen uzun olsun, yat, uyu' diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah'ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah'ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir şekilde sabahlar.” (Buharî, Teheccüd, 12; Müslim, Müsafirîn, 207)
Ne Zaman, Ne Şekilde?
Rasululah s.a.v. Efendimiz, yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını kılmadan evine dönerdi. Bir miktar uyuduktan sonra gecenin ilerleyen vakitlerinde kalkar teheccüd namazını kılardı. Teheccüd namazından sonra biraz dinlenip vitri eda ederdi. Teheccüd namazını, ikişer ikişer veya dörder dörder sekiz rekat kılar, arkasından vitre geçerdi. (Buharî, Teheccüd 16; Müslim, Müsafirîn 125)
Efendimiz s.a.v. Sahabe-i Kiram'ı teheccüd ibadetine şöyle teşvik ederdi:
“Bir kişi eşini geceleyin uykusundan uyandırıp birlikte namaz kıldıklarında, Allah'ı zikreden erkekler ve kadınlar arasına yazılırlar.” Ve...
“Ey insanlar! Selamı yayınız, yemek yediriniz, insanlar uyurken geceleyin namaz kılınız. Böyle yaparsanız selametle cennete girersiniz.” (Tirmizi, Et'ime, 45)
Selametle cennete girenlerin arasında yer alma ümidi ve duasıyla...
11:22 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al04 Ağustos
acikta birakilan kadinlar
Açık”ta bırakılmış kadınlar…
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa
tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış
elbisesi değil dikkat çeken.
Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi
özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana
yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil,
elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.
Öylesine yok gibi ki elbise hepten
çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor.
Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.
Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı.
Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer
gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış
düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini
kaybettiğini sanıyordu.
Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de
eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize
kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz.
Seyredilmek
isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe
oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene,
içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur
edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda.
Uçağa yetişme telaşının sardığı,
tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha
plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire
çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış”
değil “açıkta bırakılmış” oluyor.
Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık
içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor
ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına
indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor.
Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi
bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi
bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan
sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs
dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap
alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.
Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi
değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma
duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna
sürecinin kurbanı..
Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç
duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da
ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları
evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir
iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el
hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o
nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor
onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve
“sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır
çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara
açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi
duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor
ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.
“Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da
olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor.
Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor.
Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor,
teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında
eziliyor.
Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza
saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten
tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek.
“Tesettürsüzlük
nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren
her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”…
Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği
gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu..
Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…
Senai Demirci
“Zevklerinin acılaşacağı bir gün gelecek. Bütün güzelliklerin bir bir yok
olduğunu göreceksin. Gençliğin gidecek, sıhhatin gidecek, lezzetlerin gençlik,
gidecek. Bütün bunlar peşi peşine giderken sen, arkada bir karanlık
bırakarak tıpkı akşamüstü batan bir güneş gibi sönüp gideceksin. Halet-i
ruhiyenin böyle olduğu bir anda ebed düşüncesinin sana göz kırptığını…
ebede uzanan yolun sana pırıl pırıl parladığını göreceksin.”
Fethullah Gülen SELAM VE DUA İLE
FİLİSTİNLİ BİR DUA
Filistinli Bir Dua
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Nasıl yorgun nasılda çaresizim
Kana karışmış binlerce aminim
Filistinli bir duayım derbeder
Ellerim açılmış tek sahibime
Yedi cihan görür, susar halime!
Ne vakit hesap sorulur zalime
Filistinli bir duayım çaresiz
Meleklerin ayak sesi Bedir'den
Koşup gelse peygamber Medine'den
Bu sessizlik çıkartacak çileden!
Filistinli bir duayım çaresiz!
Tükenmiş dizimde derman kalmamış!
Kimsede merhamet vicdan kalmamış
Kan damlıyor yüreğimden,tenimden
Yaramı saracak yaran kalmamış!
Filistinli bir duayım şimdi ben
Bilmem gücün yeter mi söylemeye
Üzerimde binlerce Ebu Cehil
Binlerce serzeniş yetim, dilimde
Filistinli bir duayım çaresiz
Nefesim yetmiyor çığlık olmaya!
Evim,yurdum,ırzım daim ateşte
Peygamberin emaneti peşkeşte!
Kardeşim! Ağlıyor seccadem her gün
Ağlıyor Filistin ağlıyor Kudüs
Miracı bekliyor mescidi aksa!
Ebubekir ağlıyor,Ömerler yasta!
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Öylesine kutsal öyle mübarek!
İstersen diline şan eyle beni!
İster yüzüstü bırak! Terk-i diyar et!
Benim kalacak her daim toprağım
Ben uğruna baş konmuş bir sevdayım!
Kılıcımda peygamberin şanı var!
Yenilmem ben! Ben Mescid-i Aksa'yım
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Yalnızca Rabbine erişen sesi
Öyle güçlüyüm ki yakarışımda
Direnişim ümidin serzenişi
Şimdi ben Filistin'im! Sahip çık bana!
Şimdi ben peygamberin emanetiyim sana!
Hep zulmü alkışlayan ellerini açsana!
Ben kan kokan toprağın en naçar yeminiyim!
Eğilmeyen başım ben! Ben miracım, müjdeyim!
Filistinli bir duayım şimdi ben!
Senin çaresizliğe terk ettiğin...
17:07 Yorum ekle Yorumları oku (2) İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al29 Temmuz
Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ)
Allah,
er-Rahmân, er-Rahîm,
el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm,
el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr,
el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri', el-Musavvir, el-Gaffâr,
el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd,
el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, es-Semi', el-Basîr,
el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr,
eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl,
el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi', el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd,
el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy,
el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy,
el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir,
el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli,
el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf,
Mâlikü'l-Mülk, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi',
el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni', ed-Dârr, en-Nâfi',
en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî', el-Bâkî,
el-Vâris, er-Reşîd,
es-Sabûr.
14:58 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga al27 Temmuz
3 Aylar...
3 Aylar...
21:12 Yorum ekle İleti gönder Sabit Bağlantı İzleme notlarını görüntüle (0) Bloga alDiğer girdileri göster
COOL HUSEYıN
HANİ AŞK FİLMLERİNDE OLURYA İŞTE ÖYLE SEVMİŞİM;BEDENİM SAĞLAM BULUNMUŞ,YÜREĞİM PARAMPARÇA
Başlığı ve mesaj alanını düzenlemeden önce özelleştirme değişikliklerinizi kaydetmek için Kaydet'i tıklatın.
Video
Özel HTML
http://www.GraffitiGen.com/ - Graffiti Creator - MySpace Layouts - Make Money Online
Özel HTML
Video
Profil
hüseyin
İleti gönder
Meslek: Allahü Tealaya Kulluk
Yaş: 25
Bölge: kâinat
İlgi Alanları:
İslam Fıkhı Spor Teknoloji vs.
YALAKA VE ŞIMARIK İNSANLARDAN NEFRET EDERİM.
BENİM İÇİN MÜKEMMEL İNSAN;HER ZAMAN HER KONUDA DÜRÜST OLANDIR...
Profil ayrıntılarını göster
Olaylar (1)
Visitate Tutti Il Mio Sito, Potrebbe Cambiarvi La Vita..100€ Al Giorno Comodi Per Voi
Windows Media Player
Fotoğraflar
Landscape Painting: Turkey antalya_plageFotoğraf 2 / 32 Yorum ekle Yorumlar (0)
Diğer albümler (5)
Landscape Painting: Turkey (32)
01 Ağustos
başbakanım yürü sen...asla yalnız değilsin (21)
14 Ağustos
Sırrınla yaratıldı alemler Gül_Kokulum!!! (55)
13 Temmuz
DOĞAYI KİRLETMEYELİM!BU GÜZEL VARLIKLAR BİZE YARADANDAN HEDİYE..! (7)
30 Haziran
I'm PhotoS. ! (15)
12 Ağustos
Özel HTML
Myspace Clocks
Özel HTML
Arkadaşlar
Ortak olan (3)
Davetli
FİRDEVS
Evrensel Yaşam Danışmanı
Gül ve Diken
--------------------------------------------------------------------------------
Tümü (166)
my.NANA...
"HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU"
Ceren_ Girdapta bir can!!!
-;{@ Islandı_Seccadem @};-
CANSU
Dr. Ahmet KAYA
gazi
Sibel
emel
duanla doğmadım ki beduanla öleyim
Hüly@
اليدي ليال
cansu
seda
GoThIcA
† Gorthaur †
♥ RABBİM YOLUNDA SEVDALIYIM ♥
MEVLANACA
musahabe...
cotanak
*ayşenur*
nurgül
GüL-i RâNâ
TATLI & CADI
.:: Güller Diyarı ::.
kadriye
ayse
ESRA
°•.Simuzer .•°
mihrace
OSMANLI(Âsım'ın nesli)
ERTAÇ
-:¦:>>sevgi<<:¦:-
MÜRŞİT
rukiye
Hak Daveti
Züleyha Özbay Bilgiç
SON DURAK GENÇLİK
sebeb-i ilahi
Emrolduğun gibi dosdoğru ol...
ASLI GÜL
bir dünya seyyahı
furkan
(( Ra'd ))
İSLAM YOLCUSU
zeynep
mechule giden bir garip yolcu
Hüsn-ü Hat
Konuk defteri
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!Madem ziyaret ettiniz, e bir yorumda yazarsınız artıkkama lütfen CANSU gibi olmasın
Yorum ekle
deniz
25 Ağustos 16:31
(http://cid-429d80d728174c21.spaces.live.com/)
GÜLİSTAN
20 Ağustos 16:56
(http://telsiztepe.spaces.live.com/)selamun aleyküm kardeşim.. güzel tertemiz bir alan hazırlamışsınız..Allah razı olsun..kalbinizden yansıyanlar çok güzel...yolunuz açık olsun..Allah'a emanet olun...sevgiler..
irem
19 Ağustos 02:54
(http://hicret01.spaces.live.com/)
Ve sen yine denendiğinde
ve yine kalbin daraldığında
ve yine bütün kapılar yüzüne kapandığında
ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde...
Uzun uzun düşün
ve hatırla Yaratanını!
Allah kuluna kâfi değil mi?
(Zümer/36)
Ceren_ Girdapta bir can!!!
17 Ağustos 14:47
(http://cerenceren1986.spaces.live.com/)
ÇİNGENE ALİ'NİN AŞKI
Çingene Ali, umutsuz bir şekilde padişahın kızı Selma'ya âşık olmuştu. Umutsuzdu çünkü âşık olduğu kişi padişahın kızı, kendisi ise bir Çingeneydi. Ama âşık olmuştu bir kere, aklı fikri padişahın kızı Selma'daydı. Selma’nın aşkından Mecnun’a dönmüş bir şekilde kafasını bir o yana vuruyor, bir bu yana vuruyordu.
Onu sevenlerden biri:
- Sen bir de Abdulkâdir Geylânî’nin halifesi olan Ali Heytî Hazretlerine git, akıl danış, dedi.
Ali, umutsuz ve çaresiz bir şekilde derdini anlattı Ali Heytî Hazretlerine.
- Ali, padişahın kızına kavuşabilmek için ben ne dersem yapmaya razı mısın, dedi Ali Heyti. Çingene Ali gözlerini dört açmış bir şekilde:
- Sen bana padişahın kızı Selma'yı getir; ne dilersen yaparım, uğruna her şeye hazırım, cevabını verdi. Ali Heyti’nin “Ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; ama ne dersem yapacaksın, itirazsız” şartını derhal kabul etti Çingene Ali.
Ne olursa olsun Allah diyeceksin
Ali Heyti Hazretleri Çingene Ali'yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü.
- Şimdi burada şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun umursamadan Allah diyeceksin, diye tembihte bulundu. Çingene Ali, şaşkın bir şekilde:
- Allah demekle padişahın kızının ne alâkası var, dedi.
Ali Heyti Hazretleri kızgın bir şekilde
- Ali soru yok! Sen dediğimi yap kız sana gelecek inşaallah, diye konuştu.
Çingene Ali söylenene uyarak “Allah, Allah, Allah” demeye başladı.
Ali Heyti Hazretleri haftada bir yemek getiriyordu. Çingene Ali, “Hani padişahın kızı, ne oldu, niye gelmedi?” sorularına her defasında "Allah de" cevabını alıyordu.
Ali aşkının tılsımından bir denileni iki etmiyor, kıza kavuşma ümidiyle her şeye, herkese "Allah" diyordu.
Hiç durmadan Allah diyen bir veli
Vakit geçtikçe Çingene Ali'nin nâmı şehre yayıldı. Civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene Ali, memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük Allah dostu, hiç durmadan Allah diyen bir veli olarak şehirde anılmaya başlandı. Öyle ki, onun hakkında, nice kerametler söylendi, nice kişiler onun tılsımlı nefesinin kudretinden bahsetmeye başladı.
Ali Heyti Hazretleri Ali'nin yanına haftada bir uğruyor yemek getiriyor, Çingene Ali, O'nu her gördüğünde "Hani kız nerede, niye gelmedi hâlâ?" diyordu. Ali Heyti hazretleri ise "Az kaldı, bekle, Allah de" karşılığını veriyordu.
Bir gün geldi, padişahın kızı hastalandı. Hastalık karşısında memleketin bütün tabipleri çaresiz kaldı. Padişaha:
- Efendim memleketimizin büyüklerinden Allah dostu bir Ali Heyti Hazretleri var, bir de ona soralım bu hastalığa biz çare bulamadık, dediler.
Padişah, Ali Heyti Hazretlerini huzuruna davet etti. Meramını anlattı.
Ali Heyti Hazretleri:
- Padişahım, dedi, memleketimizde ün salan, bir dağın tepesindeki mağarada sürekli Allah diyen birisi var, belki o bir şeyler yapabilir.
Padişah zaten o kişinin nâmını çoktan duymuştu. Derhal dağa doğru gidilmesi, o Hazretin görüşünün alınması için emir verdi.
Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'nin yanına geldi. Ona:
- Evlâdım, padişah maiyetiyle senin yanına geliyor. Sana ne teklif ederse etsin, kabul etme, toprak, altın, makam... Hiç birisine iltifat etme ancak kızını teklif ederse zevceliğe kabul et, dedi.
Çingene Ali, daha bir şevkle “Allah” demeye başladı. Tam kırk gün dolmuştu o mağarada Allah demeye devam edeli, aklında padişahın kızından başka hiç bir şey yoktu.
Allah için Allah dedi, kalbi dayanmadı
Padişah maiyetiyle mağaraya geldi. Baktıki bir derviş hararetle “Allah, Allah” diyor, imrendi. “Ne hoş bir insan, dünya hiç umurunda değil, dedikleri kadar varmış” diye düşündü. Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'ye, padişahın meramını aktardı. Ali "Allah, Allah" dedi. Ali Heyti Hazretleri padişaha dönerek:
- Padişahım gördüğünüz gibi, sadece Allah diyor. İltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için ona hediye verseniz dedi.
Padişah, Ali'ye mülk hediye etmek istedi. Ali " Allah" dedi... Padişah makam teklif etti... Ali "Allah" dedi. Padişah altın dedi... Ali " Allah" dedi...
Ali Heyti Hazretleri, padişaha yaklaşarak:
- Padişahım, dedi, bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz.
Padişah düşündü: Bu adamdan daha lâyık kim olabilirdi ki kızı için… Sürekli Allah diyen, dünyaya bel bağlamayan bir Allah dostu, halk da onu çok seviyor…
- Kızımın nikahını alır mısın? dedi.
Ali, yanlış mı duymuştu, padişah ona kızının, Selma'nın nikahını teklif ediyordu... Hem de kime, Çingene Ali'ye… Neden, neden, neden? Ali düşündü, düşündü…
- Ben ki bir kız için, aşkım için kırk gün sadece Allah Allah dedim; emelime kavuştum, kıza kavuştum... Ya Rabbi! Ya Senin için, şanın için Allah deseydim, bana ne büyük lütuflar verirdin... Sen ne yüce bir hükümdarsın! Ey şanı Yüce, Çingene Ali'nin de padişahın da Rabbi Allah, dedi ve oracıkta can verdi..
Rabbim;Utanırım..Perdem olda..Halime Sadece Sen Bak Beni Yalnız Başkalarına Değil..Bana Beni de Sır bırak....:
sebeb-i ilahi
16 Ağustos 21:55
(http://cid-88126fa1623ea670.spaces.live.com/)
Diğer...Müzik listesi
Bebegim Oldu
sanatçı Sagopa Kajmer
Canimi Veririm
sanatçı www.mp3indir.gen.tr
PAPI CHULO (REMIX)
sanatçı LORNA
www.ilahi-tr.com
sanatçı Sami Yusuf - My Ummah
Seninle ilk defa
sanatçı Dj Akman Feat Son Nefes
www.ilahi-tr.com
sanatçı www.ilahi-tr.com
Track 1
sanatçı yk
uzulursun
sanatçı doguş
girişte çal
Özel HTML
new relationships
© 2008 Microsoft Gizlilik Bildirimi Yasal Bildirim Kullanım Kuralları Tacizleri Bildirin Güvenlik Yardım Merkezi Hesap Görüşleriniz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Büyük şair, mutasavvıf ve düşünürümüz Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273), XI-II. yüzyılda, İslâm dünyasının çalkantılı bir döneminde, maddî olduğu kadar manevî yönden de sarsıntı geçiren insanlara ve özellikle Anadolu insanına yeni bir ruh kazandırmak için çırpınan, bu yolda onlara ümit ve cesaret telkin eden bir himmet ehli, bir gönül eridir.
SEÇME ESERLERİMİZ
Yayın Kataloğu 2008
Bu eserler, Diyanet İşleri Başkanlığının bilgi birikimi ve ilahiyat fakültelerinde üretilen müktesebat dikkate alınarak yeni bir yaklaşımla ele alınmıştır. Özellikle İslâm’ın doğru kaynaktan,sağlıklı bir bakış açısıyla toplumumuza aktarılması hedeflenmiş ve konularında uzman araştırmacılar tarafından kaleme alınmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------
Sözleşmeli Kur'an Kursu öğreticisi ve İmam-Hatip Sınav Tarihleri ve Sınav Bölge Merkezleri