19 Aralık 2008 Cuma
Vakıf Yahut Dünyalıkları Ebedileştirmek
Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9)
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)
Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?
1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır."
Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6)
Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)
Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor.
Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)
Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun."
Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.
Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9)
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)
Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?
1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır."
Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6)
Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)
Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor.
Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)
Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun."
Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.
Doç. Dr. Halil Altuntaş
<<<
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
<<<
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
<<<
Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu
Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Kasım, 2008), İslâm'a göre bireyin, kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturma, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olma sorumluğunu yüklendiğinden söz etmiş ve bunun, Kur'an'da belirtilen bireysel özgürlük ve sorumluluk anlayışı ile irtibatına işaret ettikten sonra şu hadise yer vermiştik: "Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al." (Ahmed b. Hanbel, c. 4, 227.; Darimî, Buyu', 2) Bu yazıda konuyu sürdürmek istiyoruz.
Kişinin kendi dindarlığını ve bu bağlamda kendi tutum ve davranışlarına ilişkin fetvasını bizzat oluşturması hususundaki sorumluluğunu şu hadis-i şerif daha açık biçimde dile getirmektedir: "Siz davalaşmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz diğerinden daha iyi biçimde delillerini ortaya koyabilir. Ben de dinlediklerime göre onun lehinde hüküm verebilirim. Bu durumda kardeşinin hakkından bir şeyi kime vermiş olursam, asla onu almasın. Çünkü bununla, ona sadece bir parça ateş vermiş olurum." (Müslim, Kitabü'l-Akdiyye, 4; Küçük farklılıklarla bir başka rivayet için bkz. Buharî, Kitabu'l-Mezalim, 16)
Demek ki, müftüler/ulema şöyle dursun, fetvayı veren Hz. Peygamber (s.a.s.) bile olsa, hiçbir zaman fetva, haksızlığı haklılığa, haramı helâle, hak olmayanı hakka dönüştürememektedir. Yani kim verirse versin fetva, gerçeği değiştirecek güce sahip değildir. Bir şey benim hakkım değilse, ilgili birilerinin onun benim hakkım olduğunu dile getiren bir fetva vermesi, gerçeği değiştirememektedir. Dindar olarak benim bu zahirdeki fetvaya/yargıya bakarak, gerçekte haksızlığı onaylayan bir karara göre amel etmem, asıl gerçeğe, dolayısıyla Allah katındaki gerçeğe uygun davrandığım anlamına gelmemektedir. Gerçekte haksız olduğum halde insanların nazarında haklı görülmem, benim gerçekte /Allah katında haklı olmamı sağlamamaktadır.
Bu gerçeğin farkında olmayanlar, görünürde haklı olmayı, biçimsel olarak haklılığı, gerçekte haklı olmak sanabilmektedirler. Yaşlıca bir beyefendi ile bankada görevli bayan arasında şu diyalog yaşanır:
-"(Banka cüzdanının içinde bir yeri göstererek) Kızım, burada ne yazıyor?
-Faiz yazıyor, beyamca!
-Kızım, burayı sil de kâr yazıver."
Bu beyefendiye göre, bir işlemin ne olduğuna, mahiyetini anlayarak değil de ismine bakarak karar verilmektedir. Nitekim, faiz almak istemeyen bu kişi, işlemin gerçekte faiz olup olmadığını anlamaya çalışmaya ihtiyaç duymaksızın, o işlemin adını birilerinin değiştirmesiyle sorununu çözeceğini sanmaktadır. Oysa bir işlemin adına bakarak değil de, onun mahiyetini tanıyarak helâl olup olmadığına karar verilebilir. Elimizdeki elmaya armut demekle, mahiyeti değişip armut olur mu?
Kendi dindarlık anlayışını oluşturma sorumluluğunu üstlenmiş olan Müslüman birey, elbette din bilginlerinden fetva almaya ihtiyaç duyacak, ilgili uzmanlardan yararlanacak, birçok kişi ile iletişim/etkileşim içinde olacaktır. İşte bu noktada, bireyin başkalarından yararlanma sürecinin niteliği önem arz etmektedir; bu sürecin niteliğini sorgulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü önemli olan, bireyin çevreden bilgilenmelerinin/öğrenmelerinin, onun kendi kalbinden fetva almasına ket vurucu değil, aksine onu besleyici nitelikte gerçekleştirilmesidir.
Bu çerçevede öncelikle din görevlilerinin/din bilginlerinin konumunu ve rolünü kısaca değerlendirirsek, diğerleri onlara göre daha rahat değerlendirilebilir. Bilindiği üzere, İslâmiyet, tevhit anlayışının tabiî sonucu olarak, kul ile Allah arasına aracıların girmesini kesin olarak yasaklamış; her kulun doğrudan doğruya ve aracısız olarak, Yüce Allah'a ibadet etmesi esasını getirmiştir. Bu sebeple de İslâm dininde, "ruhban sınıfı" adıyla bir zümre bulunmamaktadır. İslâma göre, din adına konuşan tekeller; dini elinde bulunduran hiçbir kişi ve şahıs yoktur. Sadece, iş bölümünü gerektiren toplumsal hayatın şartları, toplu ibadetlerin düzenli bir şekilde yerine getirilmesi ve özellikle dinin öğretimi için din görevlilerine, âlimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din görevlisi/bilgini, gücünü, otoritesini, din alanındaki bilgisinden almaktadır. Din bilginlerinin görevleri, sadece bildiklerini bilmeyenlere öğretmektir.
Müslüman toplum, din alanında bilgisiyle rehberlik yapacak böyle bir zümreye sahip olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. O kadar ki, savaş için seferberlik ilan edildiğinde bile bu işle uğraşanların görevlerini sürdürmeleri istenmektedir: "Müminlerin topyekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde köklü bilgi ve derin kavrayış sahibi olmak ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde, kötülüklerden sakınmaları için onları uyarmak amacıyla seferden geri kalmalıdırlar." (Tevbe, 122)
Müslüman birey, kendi dindarlığını oluştururken bu din alanında uzmanlaşmış olan bilginlerden, din görevlilerinden yararlanacak, gerekli bilgileri almak için onlara başvuracaktır. Ancak bunu yaparken, onların konumunu ve kendi sorumluluğunu doğru anlamak durumundadır.
Bu bilginlerin din konusundaki yorumu, mutlak doğruluk niteliğine sahip değildir; sorgulanmaya açıktır. Müslüman bireye yakışan, din hakkında kendisine sunulan her bilgiyi sorgusuz sualsiz kabullenme değil de onları sorgulayarak, Kur'an ve sünnet çerçevesinde anlamlandırıp kendi kararını belirleme konumunda olmaktır. Bu konumunun ve sorumluluğunun farkında olan mümin birey kendini, sunulan bilgilerin/görüşlerin/yorumların kalıbına dökülmesi gereken bir nesne olarak göremez; aksine onları anlayıp değerlendirerek onlardan yararlanan özne olmaya çabalar. Böyle bir yaklaşım içindeki birey, bilgi ve formasyonlarıyla din alanında uzmanlaşmış olan bu insanlardan da yararlanarak dini öğrenip anlayacak; kendi özel dindarlığını formatlayacak, dinî tutum ve davranışlarını bizzat belirleme gücünü kazanacaktır. Aksi takdirde, "Müftüler sana fetva verseler bile, sen fetvanı kendi kalbinden al" düsturuna göre davranamaz.
Birilerinin rehberliğini benimseyip onların belirlediği kararlara göre hareket etmek, Kur'an'a göre, kişisel sorumluluktan kurtulmaya neden olmamaktadır. O rehberlerin yanlış yönlendirmelerinden dolayı sorumlu tutulmaları, yönlendirilenlerin mazur görülüp bağışlanmalarını sağlamamaktadır. Çünkü bireyin, o kişileri rehber edinmesi, rehber edindikten sonra da onların söylediklerini sorgulamadan kabullenmesi, tamamen kendi kişisel sorumluluk alanına girmektedir. Yanlış bilgilendirenlerin/saptıranların sorumlulukları, onlara uyanların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır:
"?ve şöyle devam edecekler: Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver ve onları şiddetli bir şekilde lanetle." (Ahzab, 67-68)
Bu bağlamda, fetva konseptimizin de yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Fetva, her şeyden önce, muhatabın düşünme, araştırmayı sürdürme, sorgulama? merakını ve sorumluk bilincini dumura uğratıcı değil; aksine onun bu özelliklerini besleyici/geliştirici nitelikte formatlanmalıdır. Ancak o zaman fetva, bireyin kendi fetvasını oluşturmasına daha fazla katkıda bulunabilir.
Müslüman bireyin, din uzmanlarından yararlanırken takındığı bu sorgulayıcı tutum, onların daha dikkatli davranmalarına katkı sağlayacağı gibi, yapılabilecek hataların da hemen fark edilip düzeltilmesine imkan/fırsat oluşturacaktır. Böylece, din konusunda bilgilenme bağlamında alıcı ile verici için birbirinden karşılıklı yararlanma ortamı oluşmuş, hata yapma ihtimali asgariye indirilmiş; herkes için sürekli gelişimin yolu açılmış olacaktır. Bu tutum, herkesin ezber bilgilerle yetinmekten vazgeçip, bütün bilgilerini sağlam temellere dayandırma, onları gerekçelendirme, onları anlamlı öğrenmelere dönüştürme sürecine sokacaktır.
Dinin öğretisini anlamlandırarak benimseyen birey, kalbinin değil de dürtülerinin yönetimine girdiği anlarda da, birilerinden onları onaylayan fetva almayı veya tarihin herhangi bir dönemine ait yorumu bulup ona tutunmayı, kolay kolay kendisi için bir çıkış yolu olarak göremez.
Din alanının uzmanları karşısında böyle tutum takınacak olan Müslüman birey, din konusunda kendisini yönlendirmeye çalışan diğer kişi ve kurumlar hakkında haydi haydi böyle davranacaktır. Aileden örgün eğitim kurumlarına kadar, bireyi etkileyerek din alanında eğitmeye çalışan kurum ve kişilerin hepsinin yapıp ettiklerinin işte bu anlayışla sorgulanıp değerlendirilmesi zorunludur. Bütün bu ilişkiler ağı içinde bireyin nesneleşmemesini, hep kendi varlığını inşa eden özne kalmasını öngören anlayış ve tutumun bu ilişkiler ağına egemen olması sağlanmalıdır.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi esasen İslâm'ın öğretisi, Müslüman bireyin kendine, kendi dindarlığına sahip çıkmasını, inisiyatifi elden bırakmamasını öngörmektedir. İslâm'ın diğer ilkeleri yanında, Müslüman bireyin, insanlar tarafından oluşturulup yönetilen (Kilise gibi) bir kuruma göre değil de, vahiy ürünü olan metne göre kendini ayarlama durumunda olmasını öngörmesi, bu anlamda daha da önem arz etmektedir. Gerçekte bu, Müslüman için çok önemli bir imkândır; zaman ve zemine göre uygun tutum ve davranışı belirleme konusunda kendisine önemli bir manevra alanı/fırsatı sağlamaktadır. Bireyselleşmenin altının çizilir olduğu günümüz dünyasında, İslâm'ın bu niteliğinin önemi daha iyi fark edilmektedir.
Her halükârda kendi dindarlığının bizzat mimarı olma, dindarca kararlarını kendi aklının, kalbinin, vicdanının sesine kulak vererek Kur'an'ın ruhuna uygun biçimde oluşturma, tutum ve davranışlarını ona göre belirleme sorumluluğunu taşıyan Müslüman birey, bunu yapabilmek için gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmak durumundadır. Bu amaçla o, din hakkında bilgilenmek, dinin değerlerini anlam(landırm)aya çalışmak, kavrama yeteneğini ve vicdanını geliştirmek mecburiyetindedir. Bireyin bunu gerçekleştirmesi ise tamamen eğitim, özelde de din eğitimi meselesidir.
Bu çerçevede sorgulanması gereken husus şudur: Anne babalar, örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimciler, özellikle de din öğretimi görevini üstlenmiş eğitimciler, din görevlileri olarak, yukarda sözü edilen bireyin yetişmesine katkı sağlıyor muyuz? Böyle bir katkı sağlıyorsak, katkımızın oranı nedir? Yoksa, bu "kendi dindarlığının mimarı Müslüman birey"in yetişmesini köstekliyor muyuz?
KAYNAKLAR
Aydın, M. Şevki, "Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek", Diyanet Aylık Dergi, Kasım, 2008.
Prof.Dr. M. Şevki AYDIN
Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu
Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Kasım, 2008), İslâm'a göre bireyin, kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturma, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olma sorumluğunu yüklendiğinden söz etmiş ve bunun, Kur'an'da belirtilen bireysel özgürlük ve sorumluluk anlayışı ile irtibatına işaret ettikten sonra şu hadise yer vermiştik: "Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al." (Ahmed b. Hanbel, c. 4, 227.; Darimî, Buyu', 2) Bu yazıda konuyu sürdürmek istiyoruz.
Kişinin kendi dindarlığını ve bu bağlamda kendi tutum ve davranışlarına ilişkin fetvasını bizzat oluşturması hususundaki sorumluluğunu şu hadis-i şerif daha açık biçimde dile getirmektedir: "Siz davalaşmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz diğerinden daha iyi biçimde delillerini ortaya koyabilir. Ben de dinlediklerime göre onun lehinde hüküm verebilirim. Bu durumda kardeşinin hakkından bir şeyi kime vermiş olursam, asla onu almasın. Çünkü bununla, ona sadece bir parça ateş vermiş olurum." (Müslim, Kitabü'l-Akdiyye, 4; Küçük farklılıklarla bir başka rivayet için bkz. Buharî, Kitabu'l-Mezalim, 16)
Demek ki, müftüler/ulema şöyle dursun, fetvayı veren Hz. Peygamber (s.a.s.) bile olsa, hiçbir zaman fetva, haksızlığı haklılığa, haramı helâle, hak olmayanı hakka dönüştürememektedir. Yani kim verirse versin fetva, gerçeği değiştirecek güce sahip değildir. Bir şey benim hakkım değilse, ilgili birilerinin onun benim hakkım olduğunu dile getiren bir fetva vermesi, gerçeği değiştirememektedir. Dindar olarak benim bu zahirdeki fetvaya/yargıya bakarak, gerçekte haksızlığı onaylayan bir karara göre amel etmem, asıl gerçeğe, dolayısıyla Allah katındaki gerçeğe uygun davrandığım anlamına gelmemektedir. Gerçekte haksız olduğum halde insanların nazarında haklı görülmem, benim gerçekte /Allah katında haklı olmamı sağlamamaktadır.
Bu gerçeğin farkında olmayanlar, görünürde haklı olmayı, biçimsel olarak haklılığı, gerçekte haklı olmak sanabilmektedirler. Yaşlıca bir beyefendi ile bankada görevli bayan arasında şu diyalog yaşanır:
-"(Banka cüzdanının içinde bir yeri göstererek) Kızım, burada ne yazıyor?
-Faiz yazıyor, beyamca!
-Kızım, burayı sil de kâr yazıver."
Bu beyefendiye göre, bir işlemin ne olduğuna, mahiyetini anlayarak değil de ismine bakarak karar verilmektedir. Nitekim, faiz almak istemeyen bu kişi, işlemin gerçekte faiz olup olmadığını anlamaya çalışmaya ihtiyaç duymaksızın, o işlemin adını birilerinin değiştirmesiyle sorununu çözeceğini sanmaktadır. Oysa bir işlemin adına bakarak değil de, onun mahiyetini tanıyarak helâl olup olmadığına karar verilebilir. Elimizdeki elmaya armut demekle, mahiyeti değişip armut olur mu?
Kendi dindarlık anlayışını oluşturma sorumluluğunu üstlenmiş olan Müslüman birey, elbette din bilginlerinden fetva almaya ihtiyaç duyacak, ilgili uzmanlardan yararlanacak, birçok kişi ile iletişim/etkileşim içinde olacaktır. İşte bu noktada, bireyin başkalarından yararlanma sürecinin niteliği önem arz etmektedir; bu sürecin niteliğini sorgulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü önemli olan, bireyin çevreden bilgilenmelerinin/öğrenmelerinin, onun kendi kalbinden fetva almasına ket vurucu değil, aksine onu besleyici nitelikte gerçekleştirilmesidir.
Bu çerçevede öncelikle din görevlilerinin/din bilginlerinin konumunu ve rolünü kısaca değerlendirirsek, diğerleri onlara göre daha rahat değerlendirilebilir. Bilindiği üzere, İslâmiyet, tevhit anlayışının tabiî sonucu olarak, kul ile Allah arasına aracıların girmesini kesin olarak yasaklamış; her kulun doğrudan doğruya ve aracısız olarak, Yüce Allah'a ibadet etmesi esasını getirmiştir. Bu sebeple de İslâm dininde, "ruhban sınıfı" adıyla bir zümre bulunmamaktadır. İslâma göre, din adına konuşan tekeller; dini elinde bulunduran hiçbir kişi ve şahıs yoktur. Sadece, iş bölümünü gerektiren toplumsal hayatın şartları, toplu ibadetlerin düzenli bir şekilde yerine getirilmesi ve özellikle dinin öğretimi için din görevlilerine, âlimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din görevlisi/bilgini, gücünü, otoritesini, din alanındaki bilgisinden almaktadır. Din bilginlerinin görevleri, sadece bildiklerini bilmeyenlere öğretmektir.
Müslüman toplum, din alanında bilgisiyle rehberlik yapacak böyle bir zümreye sahip olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. O kadar ki, savaş için seferberlik ilan edildiğinde bile bu işle uğraşanların görevlerini sürdürmeleri istenmektedir: "Müminlerin topyekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde köklü bilgi ve derin kavrayış sahibi olmak ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde, kötülüklerden sakınmaları için onları uyarmak amacıyla seferden geri kalmalıdırlar." (Tevbe, 122)
Müslüman birey, kendi dindarlığını oluştururken bu din alanında uzmanlaşmış olan bilginlerden, din görevlilerinden yararlanacak, gerekli bilgileri almak için onlara başvuracaktır. Ancak bunu yaparken, onların konumunu ve kendi sorumluluğunu doğru anlamak durumundadır.
Bu bilginlerin din konusundaki yorumu, mutlak doğruluk niteliğine sahip değildir; sorgulanmaya açıktır. Müslüman bireye yakışan, din hakkında kendisine sunulan her bilgiyi sorgusuz sualsiz kabullenme değil de onları sorgulayarak, Kur'an ve sünnet çerçevesinde anlamlandırıp kendi kararını belirleme konumunda olmaktır. Bu konumunun ve sorumluluğunun farkında olan mümin birey kendini, sunulan bilgilerin/görüşlerin/yorumların kalıbına dökülmesi gereken bir nesne olarak göremez; aksine onları anlayıp değerlendirerek onlardan yararlanan özne olmaya çabalar. Böyle bir yaklaşım içindeki birey, bilgi ve formasyonlarıyla din alanında uzmanlaşmış olan bu insanlardan da yararlanarak dini öğrenip anlayacak; kendi özel dindarlığını formatlayacak, dinî tutum ve davranışlarını bizzat belirleme gücünü kazanacaktır. Aksi takdirde, "Müftüler sana fetva verseler bile, sen fetvanı kendi kalbinden al" düsturuna göre davranamaz.
Birilerinin rehberliğini benimseyip onların belirlediği kararlara göre hareket etmek, Kur'an'a göre, kişisel sorumluluktan kurtulmaya neden olmamaktadır. O rehberlerin yanlış yönlendirmelerinden dolayı sorumlu tutulmaları, yönlendirilenlerin mazur görülüp bağışlanmalarını sağlamamaktadır. Çünkü bireyin, o kişileri rehber edinmesi, rehber edindikten sonra da onların söylediklerini sorgulamadan kabullenmesi, tamamen kendi kişisel sorumluluk alanına girmektedir. Yanlış bilgilendirenlerin/saptıranların sorumlulukları, onlara uyanların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır:
"?ve şöyle devam edecekler: Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver ve onları şiddetli bir şekilde lanetle." (Ahzab, 67-68)
Bu bağlamda, fetva konseptimizin de yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Fetva, her şeyden önce, muhatabın düşünme, araştırmayı sürdürme, sorgulama? merakını ve sorumluk bilincini dumura uğratıcı değil; aksine onun bu özelliklerini besleyici/geliştirici nitelikte formatlanmalıdır. Ancak o zaman fetva, bireyin kendi fetvasını oluşturmasına daha fazla katkıda bulunabilir.
Müslüman bireyin, din uzmanlarından yararlanırken takındığı bu sorgulayıcı tutum, onların daha dikkatli davranmalarına katkı sağlayacağı gibi, yapılabilecek hataların da hemen fark edilip düzeltilmesine imkan/fırsat oluşturacaktır. Böylece, din konusunda bilgilenme bağlamında alıcı ile verici için birbirinden karşılıklı yararlanma ortamı oluşmuş, hata yapma ihtimali asgariye indirilmiş; herkes için sürekli gelişimin yolu açılmış olacaktır. Bu tutum, herkesin ezber bilgilerle yetinmekten vazgeçip, bütün bilgilerini sağlam temellere dayandırma, onları gerekçelendirme, onları anlamlı öğrenmelere dönüştürme sürecine sokacaktır.
Dinin öğretisini anlamlandırarak benimseyen birey, kalbinin değil de dürtülerinin yönetimine girdiği anlarda da, birilerinden onları onaylayan fetva almayı veya tarihin herhangi bir dönemine ait yorumu bulup ona tutunmayı, kolay kolay kendisi için bir çıkış yolu olarak göremez.
Din alanının uzmanları karşısında böyle tutum takınacak olan Müslüman birey, din konusunda kendisini yönlendirmeye çalışan diğer kişi ve kurumlar hakkında haydi haydi böyle davranacaktır. Aileden örgün eğitim kurumlarına kadar, bireyi etkileyerek din alanında eğitmeye çalışan kurum ve kişilerin hepsinin yapıp ettiklerinin işte bu anlayışla sorgulanıp değerlendirilmesi zorunludur. Bütün bu ilişkiler ağı içinde bireyin nesneleşmemesini, hep kendi varlığını inşa eden özne kalmasını öngören anlayış ve tutumun bu ilişkiler ağına egemen olması sağlanmalıdır.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi esasen İslâm'ın öğretisi, Müslüman bireyin kendine, kendi dindarlığına sahip çıkmasını, inisiyatifi elden bırakmamasını öngörmektedir. İslâm'ın diğer ilkeleri yanında, Müslüman bireyin, insanlar tarafından oluşturulup yönetilen (Kilise gibi) bir kuruma göre değil de, vahiy ürünü olan metne göre kendini ayarlama durumunda olmasını öngörmesi, bu anlamda daha da önem arz etmektedir. Gerçekte bu, Müslüman için çok önemli bir imkândır; zaman ve zemine göre uygun tutum ve davranışı belirleme konusunda kendisine önemli bir manevra alanı/fırsatı sağlamaktadır. Bireyselleşmenin altının çizilir olduğu günümüz dünyasında, İslâm'ın bu niteliğinin önemi daha iyi fark edilmektedir.
Her halükârda kendi dindarlığının bizzat mimarı olma, dindarca kararlarını kendi aklının, kalbinin, vicdanının sesine kulak vererek Kur'an'ın ruhuna uygun biçimde oluşturma, tutum ve davranışlarını ona göre belirleme sorumluluğunu taşıyan Müslüman birey, bunu yapabilmek için gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmak durumundadır. Bu amaçla o, din hakkında bilgilenmek, dinin değerlerini anlam(landırm)aya çalışmak, kavrama yeteneğini ve vicdanını geliştirmek mecburiyetindedir. Bireyin bunu gerçekleştirmesi ise tamamen eğitim, özelde de din eğitimi meselesidir.
Bu çerçevede sorgulanması gereken husus şudur: Anne babalar, örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimciler, özellikle de din öğretimi görevini üstlenmiş eğitimciler, din görevlileri olarak, yukarda sözü edilen bireyin yetişmesine katkı sağlıyor muyuz? Böyle bir katkı sağlıyorsak, katkımızın oranı nedir? Yoksa, bu "kendi dindarlığının mimarı Müslüman birey"in yetişmesini köstekliyor muyuz?
KAYNAKLAR
Aydın, M. Şevki, "Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek", Diyanet Aylık Dergi, Kasım, 2008.
Prof.Dr. M. Şevki AYDIN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Büyük şair, mutasavvıf ve düşünürümüz Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273), XI-II. yüzyılda, İslâm dünyasının çalkantılı bir döneminde, maddî olduğu kadar manevî yönden de sarsıntı geçiren insanlara ve özellikle Anadolu insanına yeni bir ruh kazandırmak için çırpınan, bu yolda onlara ümit ve cesaret telkin eden bir himmet ehli, bir gönül eridir.
SEÇME ESERLERİMİZ
Yayın Kataloğu 2008
Bu eserler, Diyanet İşleri Başkanlığının bilgi birikimi ve ilahiyat fakültelerinde üretilen müktesebat dikkate alınarak yeni bir yaklaşımla ele alınmıştır. Özellikle İslâm’ın doğru kaynaktan,sağlıklı bir bakış açısıyla toplumumuza aktarılması hedeflenmiş ve konularında uzman araştırmacılar tarafından kaleme alınmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------
Sözleşmeli Kur'an Kursu öğreticisi ve İmam-Hatip Sınav Tarihleri ve Sınav Bölge Merkezleri