İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ
Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."
Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.
Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.
"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."
Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.
Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.
Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:
1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.
2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.
3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.
4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.
5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.
6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.
7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.
Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.
Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.
Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.
Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.
Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.
Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.
Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder